Olay Ufku

İlk olarak: Orhun, Oktay (2020, 9 Kasım). Olay Ufku [Öykü]. Manifold, çevrimiçi yayın: manifold.press içinde yer alan yazıya 9 Kasım 2020 tarihinde https://bit.ly/2IYXxXb direk bağlantısı üzerinden erişildi.
Görsel: "2010 Yılı, Akçay'a Gitmeden Hemen Önce Babam", Fotoğraf: Oktay Orhun.

İzin verin iblisime nesnel bir gözle bakayım.
—Nabokov, Konuş, Hafıza

Akçay seferi başladıktan, otobüs firmasının ikramları sanki dünya mutfağının en seçkin örneklerinden biriymiş gibi afiyetle yenip içildikten hemen sonra, yanı başımda kuzenim Sermet alnını cama dayayarak bir güzel uyudu; her koşul ve şart altında başarabilmiştir bunu, dahası uykusunun ağırlığıyla da beni her daim şaşırtmış, özendirmiştir.

Benim için ise gece yolculuğunun seyrek uyuklamaları dışında ateş sanrısı kalkan misali ilkdördünde safran sarısı bir Ay her daim göz önündeydi. Onun dışında, yer yer ufak kasabaların ve dağ yamaçlarındaki köylerin soluk ışıkları gözüktü bana; şehirleri ise gözlerim örtülü, uyuklayarak atlattım. Yol boyunca asfaltın bitip mucurun başladığı yerdeki tekinsizliği, gitmediğim yerlere ne kadar mesafe kaldığını gösteren yol tabelalarının yalnızlığı, tırmanma şeritlerinin yanı başında "Beni geride bırakma" diye uğuldayan ağır vasıtaların mahzunluğu, tarla ve ormanların gecenin içinden sıyrılmayı bilen lacivert siluetlerinin cilveleri, ama en çok da işlenmemiş arazilerin yılkı özlemi içimde ukde kaldı.

Çaprazımda oturan kısa eşofmanlı genç kız, dikkatimi Susurluk'tan sonra çekti. Esnek bedeninin tüm maharetini kullanıp, oturağına –o anda daha çok bir kozayı andırıyordu– sığışmayı bildi: Alnı, dirsekleri, kolları ve kaval kemikleri bana döndü. Gözkapaklarını kapadı. O andı, bacaklarının mahareti kollarına, kollarının asaleti yüzüne, yüzünün tevazuu nefesine uzandı. Derken, gözlerini dalgalanan bir bayrak gibi açtı, bana baktı. Elleri göğüs kafesinin üzerinde kelebek kanatlarına dönüşmezden önce, hırkasını giyip kapüşonunu başına geçirdi; ne başını ne de göğsünü örtmek için yaptı bu hareketi; tersine, gördüğü düşe sığınıp, bedeninin özgürce uçmasına müsaade etmek için.

O anda ben de gözlerimi yumdum. Gözkapaklarımın ardına gizlenmiş mihmandar bakışlarım kızın göğsünden havalanan kelebeğin kanat çırptığı rüyayı aradı, bulamadı. Gördüğüm düş bölük pörçük: Bir at arabasının ihtiyar sürücüsü, yanı başımda –bir kozanın içinde– hokka gibi burnundan soluk alıp verişlerini izlediğim buğday tenli kızın ansızın ölümü, benim onu parçalara ayırıp ardından –nedense bir ahşap bavulda değil de– bir camadan içinde hemencecik gömmem, sonra eski, sırlı bir testide tasvirini yeniden bulmam ve nihayet bu düşü defalarca ve defalarca kalemdanlara işlemem. Hayır, gördüğüm kesinlikle bir kelebek değildi, Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'uydu rüyamdaki.

Muavinin ince, çocuksu sesinin telaşına karışan ne idiği belirsiz bir nefretle "Akçay!" demesi bizi uyandırdı. Çabuk toparlandık, indik otobüsten. Eve kadar yürüdük. Akçay, kıyı Ege'nin tipik yazlık beldesi: Gün ağarırken, yeni uyanmış kuşların cıvıltılarına meltem serinliği eşlik ediyor. Üç bilemedin dört katlı, çıkma geniş balkonlarıyla yazlık binaların, maktul zeytinliklerden özür dilercesine boyaları kabarmış, kimilerinin ise sıvaları dökülmüş, çardaklı bahçelerinde türlü türlü yaz çiçekleri bulunuyor: leylaklar, zakkumlar, filbahriler, narçiçekleri, ortancalar, mimozalar. Her biri kuyu sularından gelen özle filizlenmiş. İnsan sesi tek tük; onlar da bölgenin yerlileri, çoğunlukla çatlamış toprağı andıran yüzlerinde ela gözleri meraklı, kalçaları çıkık, belleri bükük köylü kadınları; ellerinde tahta incir kasaları, zeytinyağı şişeleri, pazar arabaları. Yazlıkçılar yazlık beldelerin tan vakitlerini çalamaz, akşamüzeri onlara ayrılmıştır.

Neden buradayız? Geçen yıl anneannem beyin kanaması geçirip hastaneye kaldırıldığında, ailem üç aylık yaz tatillerini yarıda kesip İstanbul'a dönmüştü, annem refakatçi olarak derhal hastaneye gitti; o gece babam evde kalp krizi geçirip öldü. Ben dalgakıranlara çarpan rüzgâr gibi hırlayan nefesinin, babamın duyacağım son sesi olduğunu elbette bilemezdim. Daha birçok şeyi bilemezdim: Bir bedenin soğuma hızını, kenetli gözlerde biriken gözyaşının nihayet serbest kalıp o soğuk bedende süzülüşünü, ayak bileklerini birbirine bağlamayı akıl ettiğin katılaşan o bedenden evlilik yüzüğünü almayı unuttuğundan, ömrün boyunca biriktirdiğin pişmanlıklarına bir yenisini daha eklemeyi.

On gün sonra gasilhanede tabutun içine yerleştirdiğim, bu kez anneannemin bedeniydi. Tıpkı babamınki gibi onun da yüzünü, tabutunun üstüne savanı örtmeden hemen önce –kendi isteğimle– kefenini aralayarak gördüm: Yıkanmış ölülerin yüzü ağlamaklı olur.

Sanırsam, rahmetliklerin ikisinin de kırkı çıkmıştı: "Eğer insan haklarından söz ediliyorsa, ölülerimizi gömmeye mecbur bırakılmamalıyız. Babacığını mesela, mumyalatabilirdik. Çekyatın içine koyardık. Özledikçe bakardım. Severdim." Annemden bu sözleri işittiğim sırada, İstanbul'da Erenköy Ruh Hastalıkları Hastanesi'nin duvarları ardındaki geniş koruluğu ve bulunduğumuz yerden, yedi kat yükseklikteki yeni taşındığımız evden, ancak bir çıbanbaşı gibi gözüken Büyükada'yı, Rumca adıyla terennüm ederek, dikizliyordum. Uzandığım çekyatta bir milim dahi kımıldamadan, sürgünlüğümü düşleyerek yanıtlamıştım kendisini: "Misafir yatıya kalınca ne olacak, onun üstünde mi yatacak?" Annem, zannedersem usulca gülümsemişti: "Doğru, çekyat olmaz. Hem sen şu anda bile onun üstüne uzanmış olurdun." Gürültüsünü gökte bulan yağmurlu bir havanın aklımda biriktirdiği o akışkan pus, oruç ayının bitimini müjdeleyen bayramın son günü, ikindi vakti, annemle arama işte böyle girmişti: Öldüğümde olacak olan da pekâlâ bundan ibaret. Annem o sıra konuyu değiştirmişti: "Akçay'daki evi eşyalarıyla kiraya verelim."

Hatıralar mahremdir. Bir evin eşyalarıyla birlikte kiraya verilmesi ise o evin ruhuna işlemiş tüm hatıraların mahremiyetini tez zamanda ortadan kaldırır, biliyorum; ama annem, kocasını ve annesini yitirmiş bir kadın olarak, taşıyamadığı hatıraları nakde çevirmek istediği için beni buraya gönderdi: Hatıraların ölüm fermanını –kira kontratını– imzalamam için. İşte bu yüzden buradayız.

Eve ilk girdiğimizde daha çok etkilenirim sanmıştım; ama hayır, su vanasının anahtarını bulma telaşı, eski tip porselen başlıklı bobinli sigortalara bakır tel sarma uğraşısı, yazdan yaza kullanılan her evde olduğu gibi bu evde de biriken –nereden geldiğini hiçbir zaman anlamadığım– yüzlerce kanatlı küçük böcek ölüsünün ve tozun temizlenmesi önceliğimiz oldu. Oysa daha geçen, Akçay'daki evin anahtarlarını İstanbul'daki eski evde ararken, kuytu köşede kalmış, ebrulu bir karton kapakla özenle kaplanmış, sırtı siyah, köşeleri kırmızı kumaştan, küçük bir not defterinin içinde babamın el yazısına rastlamıştım. Hiç tanımadığım babaannemle ilgili bir çetele: Soyağacı kâğıda işlenmiş. Kendisi 1300'lerin başında doğmuş. Eski takvimde dünyaya gelmiş annelerin ölüm vakitlerini, bitimsiz bir geceye çöken kâbus gibi ebedileştiren; yaşlı, ihtiyatlı ve kendini beğenmiş küçük kentsoylu bir ailede, haddinden genç ve çoğunlukla zıpır, aile içi münakaşaların kısmi çözümü için taktiksel olarak gayet akıllıca uygulanan ebeveyn ricatında "Biz senin derinliğine hiçbir zaman inemedik" nidasıyla avutulmuş; transistörlü radyoya, sekiz kanallı siyah beyaz eski tip tüplü bir televizyona, merdaneli çamaşır makinesine, kazanlı bir küvete, çini döküm bir sobaya, cumbalı ahşap bir eve, modernliğin içinde nostaljiyi canlı tutan bir yaşantının sonu gelmez çözülüşüne sahip bir erkek evlat olmak; zannedersem bu çelişkim, asli ve aridir: Her kültürel ve hatta teknolojik değişimde içten içe erozyona uğradığını hisseden, benim. Hapsedildiği aile kozasından kurtulmaya meylettiği her an, bu çağcıl erozyondan korktuğu için o kozayı yeniden ören, öte yandan kozasının bulunduğu ağacın köklerini tutan yamacı kendi elleriyle dinamitleyen, akarsulara karışıp çözünmeyi, belki bir gün, bir alüvyon ovasının bereketli toprağına kurulmuş küçük bir beldede kuyu sularına karışabilmeyi, özgürce yemiş verebilmeyi –belki bir kelebeği beslemeyi– içten içe arzu eden, benim. André Gide'in Dünya Nimetleri'nde kendini iyice tanımaya çalışan tırtılın bahsedildiği cümlede yerilen de, hatıraların mahremiyetine inanan ve bu inancını kendi elleriyle boğan, ağlamaklı yüzün hırlayan son nefesi de, işte bu yüzden, özünde benim.

Zaman ilerlemiyor. Aceleyle toparlanmış bu yazlık evde, babamın tüm eşyaları yerli yerinde duruyor. Fötr şapkası ve anahtarlığı şifonyerin üstünde. Yastığında beyaz uzun kirpikleri, tek tük uzanmış, dinleniyor. Terli atletleri askılıkta, kurusun diye sanki yeni asılmış. Alışveriş listesi masanın üzerinde, yanı başında unuttuğu tespihi, Arnavut kamçılı imamesi dolmakalemine dolanmış, düşünüyor. Terlikleri portmantoda, pazaryerinden dönen yüklü ve yorgun bedenin ağırlığıyla sanki az evvel ezilmiş. Şortu, ah şortu, ütü sehpasının üzerinde; akşamüzeri yürüyüşüne –ne de olsa biz de yazlıkçıyız– çıkacağımız sırada Sermet sesleniyor: "Ağabey, istersen eniştemin şortunun cebinden çıkan bozuk paraları al, midye dolma yeriz."

Yürüyüş akşama sarktı: Geleneksel yazlık alışverişini yaptık, sahil boyu kordon kalabalıklarına sövdük, kısa şortları, askılı penyeleri ve kendilerine yakışmayan makyajlarıyla kıkırdayan kızlara hayıflandık, Türkiye siyasetinden, sinemadan, Sermet'in arabesk bir şarkı tonunda, "İnsan büyüdükçe yalnızlaşıyor" dediği şeyden, gökfiziğinden, özellikle de "kara delik"e gönderdiğimiz bir kişinin geri dönülemez "olay ufku"nu geçtikten hemen sonra, süreci gözlemleyenlerin hareketi ve zamanı askıda kalıyor gibi algılamasından konuştuk. Ve nihayet, askıda kalan ölümün cebinden çıkan bozuk paralarla midye dolma yedik. Eğer hatıralarımızın bir "olay ufku" varsa, biz de İda dağlarının eteğinde o ufku böylece, hazmederek geçtik.