Francesca Woodman’ın Fotoğraftaki Yaşamı

İlk olarak: Orhun, Oktay (2020, 12 Temmuz). Francesca Woodman'ın Fotoğraftaki Yaşamı. Manifold, çevrimiçi yayın: manifold.press içinde yer alan yazıya 15 Temmuz 2020 tarihinde https://bit.ly/33MUGa8 direk bağlantısı üzerinden erişildi.
Görsel: Francesca Woodman, "İsimsiz", Angel serisinden, Roma, İtalya, kâğıt üzerine jelatin gümüş baskı fotoğraf, 219 × 218 mm, hakları George ve Betty Woodman'da olmak üzere FOAM üzerin.

İlham perileri bana altın değil de gerçek mutluluğu verdiler:
Ölünce unutulmayacağım.

—Sappho

Yarasalar müşteki, ben de şahitleriyim: Kentler, yıldızları karartmakla kalmadı, Ay'ın gölgesini de elbirliğiyle çaldılar. Senin merak ettiğinse, iki kanatlı ahşap bir kapının eşiğinde neden asılı durduğum; sabret, yanıtlayacağım.

Beni bu hâlde –süvenin üst çıkıntısına parmaklarının ucuyla tutunmuş, yüzü vücudunun ağırlığıyla gerilmiş kollarından birinin ardına saklanmış– ilk görenler babamla annem oldu. Her erkeğin olduğu gibi, babamın da gözüne ilk çarpan çıplak kısımlarımdı; bu durumda bacaklarım dolgun ve biçimli. Gerek yoktu utanmasına babamın, ama o utandı, can havliyle gözlerini gölgeme sakladı. Bir seferinde çıplak bacaklarımı –simetrik aralıklarla– şeffaf koli bandıyla sıkıca sarmalamıştım. Pelte pelte olmuş et parçaları arasında kalan son kadınlığımı da yünden bir erkek eldiveniyle örtmüş, fotoğrafını çekmiştim. Babamın 1970'lerde yaptığı (ya da herhangi bir babanın herhangi bir zamanda yapabileceği) o ünlü, soyut, seramik duvar yerleştirmesinden (ya da resminden, heykelinden, tehdidinden, savaşından, ne fark eder) daha gerçekti benim fotoğrafım.

Annem de tıpkı babam gibi seramik sanatçısı. O beni bu hâlde –klasik oymalı işlemeleri bulunan çatlamış geniş sırtlıklı ahşap bir sandalyenin arkasında– gördüğünde dikkatini ilkin incecik kollarım çekti. O, kollarıma baktığında ne Mars'ın tecavüzüne uğrayan, Roma şehrinin gizil kurucusu Rhea Silvia'yı ne de bekâretin zincirinde sunağı korumaya yazgılı Vesta bakirelerinin idamlarını gördü. Bir amforanın içine yalnızca şarap koyulduğunu düşündü; rahimden kazınarak düşürülmüş bebeklerin parçalanmış ölü bedenleri onun için hiç mi hiç var olmadı. Annem için kollarım olsa olsa bu antik çömleklerin iki kulpu gibi, erkekler tadına bir güzel baksın diye seyreltilmiş şarap misali bedenini sunmak için, haddinden çelimsiz, teslim olmaya hazır kadın. Bense bir seferinde, içine suyılanı koyduğum plastik bir leğenin yanına –bacaklarım yana yatık, gövdem yüzüstü– çırılçıplak uzanmıştım. Bir kolumu gövdemin altında gizlemiştim. Diğerini de leğenin etrafına hilal şeklinde bir Ay gibi dolamıştım. Kolum olduğundan daha da güçsüz gözüksün diye, avucumu göğe döndürüp fotoğrafını öyle çekmiştim. Annemin şimdilerde galerilerde sergilenip satılan Antik Yunan'ın seramik kap türlerine öykünen, rengârenk, girift malzemeli işlerine nazaran, benim süssüz plastik leğenim daha kısık sesle konuşuyordu belki ama daha fazla şey söylüyordu, orası kesin.

Erkek kardeşim beni bu hâlde –kovanı andıran sert seramikten karo bir zeminin iki karış üstünde havada asılı– sonradan gördü. Gördüğü gibi de beni bir kraliçe arı gibi düşlemeye başladı. O zamane insanı, video sanatçısıdır, arkamdan çokça iş çevirir. Ne zaman bir videosunu sergiletmek istese, benim yumurtalarımı –fotoğraflarımı– doluşturur kucağına, galerileri gezer durur, haberimin olmadığı bir ortak sergimize daha imzasını atar. Kardeşliğe hiçbir zaman inanmadım, sadece erkekler birbirinin kardeşidir. Ama harekete inandım: Hayır, fotoğraflarımda zamanı dondurmadım, hareketi daimi kıldım. Kendimi hoplayıp zıplarken çektim, onun içinde belirsizleştim. Durduğumdaysa yüzümü gizledim, onu silikleştirirdim; her kimsem beni o kılan yüzüm değildi: Kadınlığım kimliksiz bedenimdi, bedenim benimdi; zamanın içinde askıda kaldı bedenim, ben ölümsüzlüğe eriştim.

Görsel: Francesca Woodman, "İsimsiz", Eel serisinden, Venedik, İtalya, 1978, kâğıt üzerine jelatin gümüş baskı fotoğraf, 219 × 218 mm, Tate ve National Galleries of Scotland Koleksiyonu.

İş bu ya, beni bu hâlde –vahye dair en temel akideyi inkâr eden bir serkeş gibi– yarasalara özenirken gördüğünde sen ne düşündün? Henüz 23 yaşında, bir müntehirin dalgın gözleriyle son kez hayata baktığımda, kentin ahdi bozan keşmekeşinin içinden sıyrılıp gitmeyi öylece arzulamıştım; her gidiş yatay değildir, o yüzden: Yarasalar az da olsa görür, ben askıda kaldım, asfalt gelip yüzüme çarptı, gördüm.

Fotoğraflarımı çekerken, yıllar sonra matbu sayfalarda bir kurgu karaktere dönüşmek değildi niyetim. Bu sebeple, asılıp durduğum kapının üstüne küçük bir not iliştirmiştim (ya da en azından, ölümümden yıllar sonra, hayatımı ve ailemi dileğince çarpıtarak kullanan, çektiğim fotoğrafları bu işe bir güzel alet eden, bir genç Türk –dahası ve haddinden fazlası– erkek yazarın böyle bir not iliştirdiğimi varsayması için, küçük bir kâğıt parçasını kapıya yapıştırmıştım):

Yarasalar müşteki, ben de şahitleriyim: Kentler yıldızları karartmakla kalmadı, Ay'ın gölgesini de elbirliğiyle çaldılar. Oysa Ay'dan yansıyan ışıkla ıslak kum üstünde kendini bulan çıplak insan gölgesinin –sahildeki köpüklü dalgalara ve o dalgalarla hoşbeş eden, dağ yamaçlarından süzülen ufak çayların ulağı sazlık fısıltılarına– kâtiplik ettiğini, bilen bilir; yıldızlı fezaya boşuna delikli bohça denmemiştir: İnsan tabiatın tüm sohbetlerini sırtlayabilir. Kendi sohbetini ise taşıyamaz insan. Merak buyurduğun sorunun yanıtı da burada gizlidir.