Vasıf Kortun ve Meriç Öner İle Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay; Kortun, Vasıf ve Öner, Meriç (2017, 02). SALT: Şimdiki Zamanın Sahici Hafızası. Istanbul Art News (39): IAN.Piyasa ekinde, s. 10. İçeriğine müdahale edilmeden yapılan küçük değişikliklerle yeniden yayını: (2017, Şubat 27). SALT.TXT, çevrimiçi yayın: http://blog.saltonline.org üzerinden 28 Şubat 2017 tarihinde https://goo.gl/3KVOx7 direk bağlantısına erişildi.


SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun, Mart 2017 sonunda görevinden ayrılıyor. Kortun'un görevini, SALT'ın kuruluşundan itibaren Araştırma ve Programlar Yöneticisi olarak çalışan Meriç Öner üstlenecek. Nisan 2017'de SALT'ın Yönetim Kurulu'na katılacak olan Kortun, çalışmalarına yazar, araştırmacı ve danışman olarak devam edecek. Biz de bu vesileyle, SALT'ın dünü, bugünü ve geleceği hakkında, en genel anlamıyla kültürel gidişat ve mevcut atmosfer hakkında ve elbette arşiv ve tarih hususunda bu iki isimle kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Bir kazanım olarak uzunca bir süredir şimdiki zamanın sâhici hâfızasını kesintisiz bir şekilde inşâ eden SALT'ın toplumsallığımızda elde ettiği yer ve yaptığı etki üzerine düşünürken; bu düşündürücü ve keyifli söyleşi bizlere ayrıca yardımcı olabilir.

Önce retrospektif bir yorumla başlayalım. Zira SALT'ın bugünkü varlığı hem kurumsal ve toplumsal bir kazanım hem de onun fiziksel mevcûdiyeti bizâtihi bir hâfıza mekânı… Ama şaşırtıcı bir şekilde, tüm hâfıza mekânları gibi, onu deneyimleyenler için çoğunlukla, sanki ezelden beri varmış hissi uyandırıyor; onun da kendi tarihi olduğu, kurumsal inşânın gerçekleşmesi için birçok merhalenin geçildiği unutuluyor. Bunu okurlara anımsatmak –içinde bulunduğumuz şu dönemde– ayrıca yerinde olabilir. O hâlde SALT'ın kuruluşuna dönersek, başlangıç noktası neydi, hangi sâikle hareket edildi ve süreç nasıl ilerledi?

Vasıf Kortun: 2007'de bu işe başlarken, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, Garanti Galeri, Platform Garanti gibi aynı destek yapısına bağlı çok parçalı bir oluşum vardı. SALT baştan yoktu, süreçte biçimlendi. Özgül merak ve meraklılarına bağlı kurumları sıfırlayıp yeniden inşa ederken taşıdıkları bilgiye zarar vermemek gerekiyordu. 2011’de açıldık ama yeni kültür bayağı sonra içselleşti. Takipçilerin yeni konumlarına alışarak kullanıcılara, hatta bileşenlere dönüşmeye başlamaları daha da zaman alıyor. SALT’a altyapı olan üç kurumun, hafıza meselelerine belirgin bir merakı vardı ama performanslarını zamanımıza ve geleceğe uyumlamak, gerektiğinde de sadece merakla yeterince öznel olabilmek, kurumu hantal bir mekanizma olarak algılamamak gerekiyordu. SALT, belli projelerinden ötürü bir “miras makinesi” olma özelliğini taşıyor ama asıl konusu bugünü anlamak için değişik araçlar kullanmak; geçmiş de bu araçlardan biri. Belki de sorunuza referans olan, “araştırmanın görselleştirilmesi” diye adlandırdığımız projeler; Nerden geldik buraya, Tek ve Çok veya Boş Alanlar gibileri... Kapasiteyi tümüyle emmediğimiz iki durum var; biri araştırmaya dönüşem[e]miş arşivleme faaliyeti, ikincisi araştırma projelerini kifayetli bir literatüre dönüştürmenin çok zaman alıyor olması. Öte yandan, araştırdığımız, kayda geçirdiğimiz verilerin tamamı kamuya açık; tüm dünyada yegâneyiz. Garanti Bankası, alışılmadık bir hayale, fonlamanın çok ötesinde bir destek verdi. Cesurca, var olandan farklı, sadece burada değil uluslararası manada “kendi olan” bir yapı tecrübesine imkân vermekten endişe duymadı.

Peki, bu inşa sürecinde karşılaşılan muhtemel sorunların aşılmasında ne gibi yöntemler tercih edildi? Örnek verebilir misiniz? İçinde bulunduğumuz durumda –sadece SALT’ın bağlamında değil genel olarak hayatın bütününde– dayanışma, katılımcılık, esneme, alan açma, süreklilik gibi temalar ziyadesiyle önem kazanmış durumda.

Meriç Öner: SALT’ın her zaman yalnızca bir mekân olmadığını vurgularız. Ancak, kurum olarak inşası mekân olarak inşası ile çok yakın temasta gerçekleşti. Fikirleri sözlü ifade etmenin yanı sıra, var olan her fırsatta hakkıyla hayata geçirmenin değeri tartışılmaz. İstanbul’daki iki eski yapının yeniden işlevlendirilmesi süreci de, Türkiye’de tasarım alanını bir sergi, bir konuşma ile değil yaparak açacak bir program olarak geliştirildi. Yapılarda gerekli işlevleri yedi tasarım grubu –Superpool, Şanal Arc, Autoban, Zoom TPU, Ömer Ünal, Hakan Demirel ve Arif Özden-Tanju Özelgin– ile birlikte çalıştık. Bu işe davet edilen tasarımcıların katılımı kadar, her iki yapının yenilenmesi işini üstlenen mimar Han Tümertekin’in bu fikri benimsemesi ve desteklemesi önemliydi. Bunu, uygulamada yaşanan kimi zorlukların tasarımcıların birbirleri ve SALT ekibi ile beraber çalışma arzusuyla aşıldığı bir örnek olarak anımsadım.

Vasıf Kortun: Açıkçası, iyi bir tartışmayı iyi bir sonuca tercih ediyor, en azından iyi bir tartışma olmadan bu işin olamayacağına inanıyoruz. Bir yandan tasarım grupları, öte yandan farklı alanlardan çok değerli işler yaptıklarını düşündüğümüz kişilerle “uzman tartışmaları”, çok ciddi ev ödevleri derken olabildiğince çeşitlendirilmiş bir süreç geçirildi. Ne kimsenin kartvizitinde ne yazdığına baktık, ne de “ortak akıl” kisvesi ardında birleşik çıkar gruplarının sıradanlığı dayatan tutumlarına kabul gösterdik. Bunun yerine, niyetli, istekli ve meraklılarla beraber ne tarz bir eş yönetime doğru evrilebiliriz fikri vardı. Bu da ancak hakiki bir eş sahiplik anlayışıyla mümkün. Unutmayalım, kültür kurumları kamu araçları ama her şoför, kullandığı aracın motorunun nasıl çalıştığını bilmez. SALT, motorun nasıl çalıştığını öğrenmenize, motoru rektifiye etmeye, hatta motor üretmeye engel olmuyor.

Bu noktada kısmen nostaljik bir soru sormak istiyorum. Geçen zaman içinde, SALT’ta sizleri en çok heyecanlandıran sergi ve projeler hangileri oldu?

Meriç Öner: SALT’ın programları görece kısa süre kullanıcıya açık oluyor. Bu, görünürde hızlı bir döngü demek. Oysa ki hem arkada yapılan işin süresi, hem de sonrasında tetikleyebilecekleri bakımından çalışmalar uzun soluklu. Hızlı döngü, eş zamanlı peşine düşülen çok çeşitli ilginin kurumda yer bulmasına olanak sağlıyor. Geçen zaman içinde en heyecanlandırıcı olan ve haritalanmasının, objektif veya subjektif biçimde tarif edilmesinin iyi bir yolunu bir türlü bulamadığım bütün programların arasındaki ince bağlantılar. Tek bir program seçmek durumunda, 2011 yılında gerçekleştirdiğimiz 90 programını anarım. İstanbul üzerine bir programdı. Farklı disiplinlerden katılımcılara aklımızda olan ama bilgi alanımızda olmayan soruları yöneltmiştik. Yanıtlar konuşma, sunum ve performans biçiminde verilmişti. Sorular ve yanıtçılar, araştırma ve programlar ekibinin katılımıyla tespit edilmişti. Program haftanın altı günü sürüyordu. Çoğu etkinliğe katılım çok düşüktü ama gelenler tam da konunun meraklıları oluyordu. Bu bakımdan kullanıcıları sayıca çoğaltmıyor ama ilgi bakımından çeşitlendiriyordu. Tüm bu özellikleri ile 90’ın SALT’ın niyetlerini açık ettiğini düşünüyorum.

Vasıf Kortun: MC⁹, Charles Atlas.

Türkiye’de kurumsal inşalar çoğunlukla tekil öznelerin büyük çabasını gerektiriyor. Ama bu durum çelişkili biçimde görünürdeki kurumlaşma ile sahici kurumsallaşma arasında bir ayrım doğuruyor. Kurucu özne, ilgi ya da enerjisini kaybettiğinde veyahut sadece başka projelere yönelmek istediğinde tüm yapı bir anda çatırdıyor ve dağılma sürecine giriyor. SALT’ta bu durumu engellemek için ne gibi tedbirler aldınız? Ayrıca bununla bağlantılı olarak, tam da bu görev devri ile kurumlaşmanın tam anlamıyla nihayetine erdiğini söyleyebilir miyiz?

Meriç Öner: Vasıf Kortun’dan bir kurucu özne olarak bahsederken, Araştırma ve Programlar ekibi çekirdeğinin ilk andan itibaren SALT’ın ilgi alanlarını ve yönlerini belirlemekte aktif olduğunu da eklemeliyiz. Yani SALT’ın fikri oluşturulurken tanımlar ve sınırlar değil ortaklıklar söz konusuydu. Bugün bunun daha çok sesin katılımıyla pekiştiğini söyleyebiliriz. Benim açımdan görev öncelikle, kimi ustalaşan, kimi yeni tanımlarla aramıza katılan ekibin kaliteli şekilde çalışacağı ortamı sağlamayı gerektiriyor. Kurumlaşmanın nihayete ermesi deyince ise, işlerin mekanikleştiği bir durum çağrışıyor bende. Umarım çok ileri tarihlerde dahi hantallaştıran bir konfora kavuşamayacaktır SALT. Tekrar eden, koşullarını geliştirmeyen, değişmeyen, bir bakıma yaşamayan bir hâlin geçerliliği olamaz.

Vasıf Kortun: SALT tartışan, deneyen, farklı düşünen, müzakereyi bırakmayan, çalışkan ve birbirine güvenen bir ekiple yürüdü. Zor zamanlarda, kuruma beis getirmeden, kamusallıktan taviz vermeksizin Türkiye’nin en büyük kültür kurumlarından birini yönlendiriyoruz. Ekibe yeni katılımlar var ama kurumu sıçrama tahtası gibi gören kariyercilere, ben-merkezci kullanımlara uygun değil. Daha ziyade “kurmak” ile ilgiliyiz. Kurum bir konum ve durum içinde var olur, kendi başına bir değeri yoktur. Bayatlar ve hakikat üretemez duruma gelirse gereksizleşir. Bu da dünyanın sonu olmayabilir, fetişleştirmeyelim. Eninde sonunda bu bir araç ve ortak derdimiz dirençli ve zinde olması. Kurumun geçmiş pratiğinden gelen artılar da o pratik yeniden değerlendirildiği ve var edildiği sürece miras hanesine yazılmayı hak eder.

Peki, tüm bu süreç boyunca beraber çalışma deneyiminiz içinde size güven tesir eden ne gibi özellikler gördünüz yanınızda?

Meriç Öner: Vasıf Bey ile yaklaşık on senedir yakın mesafede çalışıyorum. Yalnızca ondan değil, SALT’ın bu düzeyde içerik üretmesine katkıda bulunan çok kişiden çok şey öğrendim. Kritik olan her kararın herkes ile rahatlıkla tartışılabildiği bir ortam kurulduğu için birbirinden öğrenme fırsatının da hep canlı tutulduğunu düşünüyorum. Araştırma ve Programlar ekibinin tek bir ofisi ortak kullanması, bu şekilde açıklık ve yakınlık içerisinde çalışmaya olanak sağlaması bakımından önemli bir ilk karardır. Ekip olarak Vasıf Bey’in hem dikkatini, hem desteğini en yoğun hissettiğimiz konu ise, herhangi bir işin kalite ve bütünlüğünden feragat edilemeyeceğidir. Bunun herkesi işini yaparken doğru önceliklere odaklanmaya teşvik ettiğini ve çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Vasıf Kortun: Birlikte çalışmak kulağa kolay, sıradan gelebilir ama hiç öyle değildir. Masaya getirdiğimizden daha anlamlı önerilerden, uyarılardan korkmuyor, aksine bunları benimsiyoruz. Meriç, tartışmayı öngöremediğiniz bir yerden açar, yamuk bakar; merak ufku da, kuşku ufku da geniştir; ön kabullere tahammülü pek sınırlıdır. Mimariden gelmesine rağmen bilmiş değildir; meseleyi boş yere uzatıp çekiştirmez, sürüncemede bırakmaz, ötelemez; sarı veya kırmızı bayrağı kaldırmaktan çekinmez. İş dağıtmayı benden daha iyi bilir. Tabii, bu süreci birlikte yaşadığımız November Paynter’ın da katkısıyla, SALT’ın istikametini, aksadığı yerleri, yenilemeleri, yeniden yapılandırılması gereken yönlerini sürekli konuşuyoruz.

Benim SALT’ta en çok önemsediğim hususlardan biri olan SALT Araştırma’ya değinmek istiyorum. Bu bağlamda ilk sorum, arşivin sürekli artan niceliği ile ilgili… Bunun sayısallaştırması sürgit bir iş ve kuşkusuz çok önemli. Ama aynı zamanda, bunca verinin bir nevi “big data/büyük veri” olarak atıl duruma düşmesi ihtimali de söz konusu… Sormak istediğim husus, arşivin kullanımına ve işlenmesine yönelik. Söz gelimi, SALT sergileri müthiş etkileyici bir şekilde bu arşivi işliyorlar, aynı şekilde Araştıma Fonları da yine arşivin işlevlendirilmesine dönük teşvikler olarak öne çıkıyor. Ama ayrıca, yine de nicelik ile onun işlenmesi arasında artan bir açı sizce de yok mu? Algoritmalara, dijital kütüphanenin veri işleme kapasite gelişimine ve benim aklıma gelmeyen daha bir sürü yeni teknoloji ve kişisel kullanım alanına açık bir alan... Bu sürecin nasıl ilerleyeceğini düşünüyorsunuz, bu sizin de aklınızı meşgul eden bir konu mu?

Vasıf Kortun: Problemi çok güzel ifade ettiniz. Şimdiki zamanı esas alarak geçmiş ve gelecek adına karar vermenin doğru olduğundan emin değilim. Bir kütüphanenin rafında 30 yıl boyunca kalmış, okunmamış bir kitap olabilir ama onu 31. yıl birisi okuyabileceği için orası kütüphanedir. Belli alanlarda Türkiye’nin 20. yüzyılına dair o kadar çok uyduruk, içine kapalı, kendini tekrarlayan ezberlere maruz bırakılıyoruz ki geleceğe yönelik daha derinlikli araştırma yapabilecek altyapıyı kendi boyutlarımızda sağlamayı şiar edindik. SALT Araştırma’daki kapasite artık algoritmalara, semantik analize, veri madenciliğine, konu modellemesine imkân verir hâle geldi. Nisan ayında açılacak bir sergi için Refik Anadol’la arşivler üzerinden, Google Artists and Machine Intelligence programı iş birliğinde yaptığımız bir proje var. Bunun dışında, kurumda açık kaynak üzerinden yazılım geliştiriliyor. İçerik ile yazılım arasındaki açı, nicelik ile onun işlenmesi arasındaki açı kadar önemli. Yazılımcımız da bizimle aynı odada, birlikte çalışıyoruz. Bilgi üretimine hizmet veren bir kurum olmak ile bilgi üreten bir kurum olmak arasındaki ilişkiyi çözmüş değiliz ama aramızda durmadan tartışıyoruz.

Arşivle ilgili ikinci sorum niteliği ile ilgili. Aslında burada aklıma tarih kurucu/yazıcı niteliği geliyor. Bu anlamıyla SALT, aslında örtülü bir tarih yazım enstitüsü gibi işlev kazanmış durumda ve bu onun idari mekanizması içinde olan herkese çok ciddi bir politik sorumluluk yüklüyor. Sizler bu sorumluluğu üstlenirken hangi hususlara dikkat ediyorsunuz? Burada sezinlediğim bir alttan tarih yazımı tercihi söz konusu. Egemen olanın değil, periferide kalanın tarihi. Söz konusu tarih nesneye ilişkin olsa bile onu kullananın/deneyimleyenin tarihi, sıradan olanın tarihi, demokratik bir tarih anlatısı...

Meriç Öner: SALT’ın tarihle ilişkisini ölçek üzerinden değerlendirmek mümkün. Büyük anlatımların tek ve keskin olmaya ihtiyacı var. Tanımlananın haricinde olana da nefes alanı bırakmıyor. Buna eklemlenmek ya da bunu üretmeye niyet etmek tercih edilebilir. Hâlbuki hayat çok sayıda paralel, kesişen hatta çatışan olaylar dizisi biçiminde yaşanıyor. Hemen hepsinde bildiğimizi sandıklarımızda çatlaklar açacak potansiyel var. Bu potansiyele merak duyuyoruz. Onu, yeni bir tek söze dönüştürmeye istekli olmakla aradaki fark, içeriğin kendi ölçeğine saygı duymaktan kaynaklanıyor. Çünkü bir konuyu olduğundan büyük bir çerçeveye yerleştirmeye çalışmak anlamlı değil. İçeriğin oluşturulmasında temel hassasiyet buna dayanıyor. Ardından da çıktının açıklıkla paylaşılması sayesinde varsa hataların düzeltilmesi, eksiklerin giderilmesi önemseniyor. Burada bir sorumluluktan çok araştırmaya ve tartışmaya öncelik veren bir tavırdan söz edilebilir.

Vasıf Kortun: Evet, Meriç’in söylediklerine ekleyeceğim, dünyada çoğu müze ve kültür kurumunun varlık sebeplerini unutup araştırma ve tartışma yerine hazırdakini yeniden servise sokmaları; yüzde 1’in elindekini meşrulaştırmayla iştigal etmeleri… Megafon modelinin iki yetersizliği var. Birincisi, iletişimin tek yönlü çalışması; ikincisi, aktarılanların önceden alınmış kararların sunumundan ibaret olması.

Söyleşinin sonuna yaklaşırken ilk olarak Türkiye’de sanat ve bir bütün olarak kültür ortamının birincil problemlerini neler olarak görüyor, tespit ediyorsunuz? Bu problemlerin aşılmasında sizce ne gibi yollar izlenebilir? Türkiye hem de bütün dünyadaki otoriterleşmeye, bonapartizmin ve/veya faşizmin yükselişine, anti-entelektüelizmin yayılışına, sanat ortamındaki mevcut görünür sorunlara vb. karşı neler söyleyebilirsiniz?

Meriç Öner: Yalnızca Türkiye değil tüm dünya çok sert bir dönemden geçiyor. Her şeyi bir kenara koysak, Avrupa’nın büyük şehirlerinde anıtlar, müzeler neredeyse jandarmanın, polisin eşliğinde geziliyor. Bu, siyasi otoriterleşme sonucu henüz doğrudan hedef gösterilen bir kesimde olmasanız bile içinde büyümek, yaşlanmak için sert bir atmosfer. Kültür kurumları olarak, günümüzün hızla değişen koşullarının bize anlık etkilerine odaklanmanın ötesinde bir şey yapmamız gerekiyor: Mevcut koşullarda büyüyenlere, yaşlananlara dünyanın bu hâlinden farklı ne sağlayabiliriz? Çünkü tahammülsüz ve kuşatıcı kurumlardan usanan, nefeslik yerler arayanlar olacaktır. Onlarla yollarımızı kesiştirebilmek için içimize kapanmamamız ve henüz tanımadığımız, tanışacağımız çok insan olduğunu unutmamız gerekiyor. “Herkesle buluşmak, kapsayıcı olmak” doğrudan hedef olarak ilan edildiğinde çok yapmacık bir tavır. Bir kültür kurumu elbette ayrıştırıcı olamaz. Ancak, bir mutabakata erişmeyi hedeflemek zorunda da değildir. Çünkü kitleleri yönetmek hayali yoktur. Orada konuşmanın daha kolay, karşılaşmanın daha doğal olması mümkün. Söylemin tek değil, çok olması; ortamın olanı doğrulamaktan değil, olanı sorgulamaktan beslenmesi mümkün. Tabii, içine kapanmamak hususunda, dünyanın ne kadar büyük olduğunu da hatırlamak önemli. Mutlaka karşılıklı öğreneceğimiz, benzer deneyimleri birlikte bertaraf edeceğimiz kurumlar var.

Vasıf Kortun: Daha zarif ifade edilemezdi.

SALT’ın bundan sonraki sürecinde neler olacak? İlk etapta hangi projeler karşımıza çıkacak?

Meriç Öner: 2017, tam da bir önceki soruda vurguladığımız gibi kurumlar arası ortak çalışmaların kutlandığı bir yıl çoğunlukla. Nisan ayında SALT Galata’da Abbas Akhavan, Laure Prouvost, Futurefarmers ile Refik Anadol’un yeni işlerinin yer alacağı ve L’Internationale müzeler konfederasyonunun ilk beş yıllık programının finalini yapacak bir sergi gerçekleştirilecek. Eylül’de yine uluslararası bir kurumlar ve inisiyatifler ağı olan Arte Útil [Yararlı Sanat] kapsamında, SALT Galata’nın üçüncü katında Yararlı Sanat Ofisi’ni açacağız. İki seneye yayılacak ve SALT’ın izleyicilik yerine kullanıcılığa vurgu yapan kamu programlarını yeniden çerçeveleyecek olan projede, Türkiye’den ve dünyadan yararlı sanat uygulamalarının yer aldığı bir arşiv de kuruluyor.

Son soruda aslında en başa dönmek istiyorum. SALT birçoklarımız için belli bir toplumsal grubun hafızasını inşa ettiği mekânsal, kurumsal ve elbette tabii bir şekilde kültürel yansımaları bulunan toplumsal bir kazanım. Oysa neredeyse tüm toplumsal kazanımlara saldıran bir siyasi atmosfer söz konusu. Bu anlamda SALT şu dönemde, belki de hiç niyeti olmadığı hâlde kendi sesinden, kendi sözünden daha fazlasını ifade eder hâle geliyor. Bu durumda onun mevcudiyeti ve işleyişi son derece mühim. Sizler, bu bağlam içerisinde önümüzdeki yakın geleceği, hem kurumsal olarak hem de şahsi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meriç Öner: SALT’ın bugün ortalamadan daha fazla anlam ifade ettiği analizine katılıyorum. Bunu içinde bulunduğumuz dönemin koşulları etkilemiştir kuşkusuz ama kurumda belli bir birikimin oluşmasının da önemli bir etken olduğunu düşünüyorum, umuyorum. Çünkü SALT’ın yapısında süreklilik, kurumun üretimi kadar kullanıcının üretimine dayalı. Kapasitenin tümüyle kullanılması biz çalışanların tetikleyebileceği ama kendi başına gerçekleştiremeyeceği bir şey. Yani işleyişte kullanıcılarımıza ve bileşenlerimize bağlıyız. Mevcudiyet bakımından SALT, gündemden kopuk bir kurum olmadı hiç. Yakın veya uzak gelecekte de başka türlü davranması söz konusu olamaz. Kişisel olarak da doğru bildiğimizi yapmaktan, eğri diyen olursa onu can kulağıyla dinlemek ve yeni bir açı sağladığı takdirde bakışımızı genişletmekten başka bir var olma biçimi düşünemiyorum.

Vasıf Kortun: Ve çok ilginç bir deneyimden geçeceğimiz aşikâr. İnce bir ayrışma söz konusu. Hem var olan ekonomik düzenden nemalana nemalana yersiz denecek kadar kozmopolit ve evrenselleşen kültür ifadelerine, hem de arkeoloji aygıtlarıyla hortlatılmış geleneksel kültür yaklaşımlarına mesafeli durmanın ya da bunlara yeni bakışlar getirmenin değerli olabileceğine inanıyorum. Muhafaza etmenin de çok önemli olduğunu düşünüyorum.