Gözde İlkin ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay; İlkin, Gözde. (2016, 04). Pencerenin Dışındaki Görüntü. Istanbul Art News (30), s. 32.

Görsel: Gözde İlkin, Stained Estate-I 2015 video projection on stitched fabric-screen Video :1/5 fabric-screen : unique 103 x 186 cm 10 minutes 30 second loop.

Gözde İlkin’in Lekeli Mülk sergisi, 7 Nisan’dan itibaren ArtSümer’de olacak. Sergi, kentsel hafızayı dönüştüren, “yenileyen” ve silen inşa halindeki alanlara odaklanan çalışmalardan meydana geliyor. Kumaş üzerine dikişle gerçekleşen çalışmaları ve yıkım-yenileme mahallini gözleyen videoları Gözde İlkin anlattı.

Yeni serginiz “Lekeli Mülk” evinizin hemen karşısındaki Taksim İlk Yardım Hastanesi’nin yıkım sürecini çıkış noktasına alıyor. İsterseniz öncelikle serginin hazırlık sürecini tetikleyen bu durumdan bahsedelim. Hastanenin yıkım sürecinin sizin üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Bu süreci nasıl deneyimlediniz?

Bir yere yerleşmek ve oraya ait hissetmek benim için oldukça sorunlu süreçler. Çocukluğum yer değiştirerek, farklı yerlere adapte olmaya çalışarak geçti. Buraya taşındığımda fark ettim ki yer değiştiren artık şehrin bizzat kendisi... Özellikle şu zamanda aidiyet, zaman ve mekân duygusunu sürekli yitirdiğimiz bir zemindeyiz. Hepimizin şahit olduğu ve artık bazen de yadırgamadığımız inşaat sesi ve görüntüsü de şehrin karakterini ve yaşam şekillerimizi dönüştüren etmenlerden biri haline geldi.

Taksim İlk Yardım civarındaki eve taşındığımda, yerleşmeye çalışırken pencerenin dışındaki görüntü gün be gün yer değiştirmeye başladı. Ve ben kendi sürecimi bir kenara alıp, dışarıdaki manzaranın göçüne odaklandım. Aslında burada, yerleşememenin bir yere ait hissetmemenin içine yerleştiğimi fark ettim.

Bu dönemde bir sergi fikri yoktu. Süreci kaydetmek, yaşadığım yerde başka türlü bulunamayacağımı anladığımda, gerçekleştirdiğim gündelik bir harekete dönüşmüştü o sıralar. Gündelik hareketimi etkileyen, artık eve ait o sesleri duyamamamdı... Yani inşaat sesi (evdeki kombinin ya da musluğun damlama sesi gibi) eve ait bir sesleri bastırır, bazen de onlara eşlik eder olmuştu; pencere ise bir ekrana dönüşmüştü. İnşaat şantiyesi, çalıştığım odanın bir devamına; iç dış algısının yırtıldığı bir öteki mekâna dönüştü. Aslında bir eve değil de inşaat şantiyesine yerleşme hissi vardı artık. Ve beni rahatsız eden o sesi ve görüntüyü kapatmak, perdelemek yerine onun içine girmeyi, dâhil olmayı ve hatta onu tekrarlamayı tercih ettim. Bir anlamda gündelik hayatta, rahatsız olduğum şeyi kendime sürekli hatırlatarak ve dönüştürerek (sanatsal pratikte) devam edebildim.

Umut Yıldırım’ın Narmanlı Han üzerine yazdığı “Pas” metni de ikinci bir etki olarak karşımıza çıkıyor. Bu metinde sizi etkileyen şey neydi?

Yukarıdaki anlattığım sürece şahit olurken Umut, “Pas” fikrinden yola çıkışla Narmanlı Han üzerine çalıştığı bir metin hazırlığındaydı. Metalin dönüşümünü tanımlayan paslanma sürecini, metalin veya bitkinin kendi kendini yok ederken pasını var etmesini; yıkım-yokluk-hafıza süreçleri üzerinden konuşmaya başladık. Bu süreçte “pas” benim için de fikir ve malzemenin kendisine dönüştü. Umut, süreci metinde inşa ederken, ben de kumaş üzerinde leke ve dikişle dönüştürmeye çalıştım: Umut’un metni Narmanlı Han’ın geçmişine ve bugününe bizi götürüyor. Dönüşüm-yıkım sürecinin hafızadaki yeri, yaşayan bir yapının bir hayalete nasıl dönüştürüldüğünü anlatan metin; binanın temelini oluşturan ana malzemenin yokluğunu tanımlayan “pas” kelimesinin anlamlarına dipnotlarla ilmekleniyor. Aslında herkesin okumasını isterim. Metin, geçtiğimiz Şubat ayında “Gulyabani Günlüğü” adlı fanzinde yayınlandı. Sınırlı sayıda basılan bu fanzine Kadıköy`de Halka mekânda, Karaköy’de ise BAS mekânda bulunabilir. Zaten biz de Umut’un yazısını sergi süresince galeri de sergi metni ile birlikte izleyicilere sunuyor olacağız.

Yaşadıklarınızın ve metnin yarattığı tüm bu etkiler lekeli bir kumaş üzerine dikişle üretilmiş işlere bürünmüş. Burada bir anlamda tabiatın doğal vahşeti ile sözgelimi ekskavatörün yıkıcı gücü arasında bağ kuruluyor. Bu noktada öncelikle kompozisyonun kurulmasında imgelerin seçimi ve bunların hafıza ile olan ilişkisi üzerine iki soru ortaya çıkıyor: Sizce sahiden de ortak bir imge havuzumuz var mı? Ve üzerimizdeki “abluka" daraldıkça kötücül varsayımlarımız benzeşiyor mu?

Neyi, nasıl hatırlıyoruz ve unutuyoruz, bu çok önemli… Yaşadığımız mekânlara dair bir bilgimiz var ve hafıza da bu mekânsal kodlarla kuruluyor. Mekânlar bizi hatırladığımız anlara, kişilere teyelliyor. Çoğu zaman farklı mekân ve zamanlardan aynı seyre dalıyoruz ve ortak çözümler üretmeye çalışıyoruz. Bu sebeple kolektif hafıza bizi bir arada tutan ve kaçınılmaz olan bir şey kanımca. Burada önemli olan kötücül olan varsayımların benzeşip benzeşmemesi değil ama; her seferinde, tek tek ve birlikte bunu dönüştürmenin yöntemlerini aramakta işin sırrı... Aslında Umut’un metni bu konuda yine işimize yarayabilir. O metini tanımlar ve her bir tanıma eklenen dipnotlarla inşa etti. Sözgelimi “pas”ı fiil olarak tanımladığında şeyle demiş: “PAS (ing. pass, geçme, geçiş’ten). ...iyi bir pas atmadan önce, topun nereye ve neden atılmasının bilinmesine ve en iyi pasın nerede alınmasının da bilinmesine ihtiyaç vardır.” Bu tanımın dipnotuna ise şunları yazmış: “Farklı akslardan, çeşitli ara damarlardan geçen ekip, talanın yok kıldığını var düşmeyi kendine iş edinmiştir. Ekip yavaşça ve kesinmişçesine sarsak adımlarla birbirine doğru kıvrılır, işi bitince dağılır; pas davet edince, başka ekipler kurmak üzere.”

Ben de sorunun yanıtını bu şekilde verebilirim sanırım: Ortak bir fikirden açıldığımız bu süreçte, bir hayvan formuna ve davranışına yakın “kazmak”, “ısırmak” gibi doğanın gücünü taklit ederek tasarlanmış aletlerin hareketi, yıkımın var olan görüntüyü tekrar doldurmak üzere boşaltması; şehirdeki boşluk ve doluluk alanlarının sürekli değişmesi üzerine düşündüm. Pasın varlığı ve yokluğu ile kumaş üzerinde oluşturduğum mekânlar üzerine, yıkımın tesirini anımsatan formlar yerleştim. Hayvanları toprağa, içgüdülere referans veren birer form olarak, kendini taklit eden formlarla yan yana tutturdum. Biri yaşamsal, öteki tamamen çıkarsal amaçla işleyen iki mekanizmanın karşılaşması... Benzerlikler ana formları ve eserlerin isimlerini belirginleştirdi. “Refakatçi” serisinde işlediğim hayvanlar, yokluk-enkaz olarak belirttiğim mekânların hafızalarını, geçmiş bilgilerini temsil etmekteler sözgelimi. Varlığını ve işlevini unuttuğumuz toprağın hafızasını çağıran, bugünün enkazına refakat eden, başkaldıran ve çekişen ruhlar olarak form buldular. “Kangren”, “Yara” gibi hastalığa referans veren iki iş; kelime anlamlarının ve hastalık süreçlerinin hissettirdiği formları işlediğim iki iş oldu. Seriye, yıkım-yenileme mahallini gözetleyen videolar da eşlik ediyor bu arada.

Burada malzeme ve teknik seçiminin de hafıza ile örtüşen bir ilişkisi olması ayrıca önemli sanırım. Sonuçta bir çeşit zanaat olarak nitelenebilecek üretim ruhunu ve videoyla belgelemenin hafızayı koruyan güçlü yanını; maruz bırakıldığımız yıkıcı devinim karşısında önemsememek elde değil. Üstelik üretimin kendi pratiğinin eleştirel bir dinginliği var.

Üretim şeklimi, yöntemimi yaşamsal süreçten ayıramam. İşler aracılığıyla sorunlu, tıkanık olan noktaları kurcalamaya, dönüştürerek sunmaya çalışıyorum. Bu eleştiriyi de politik tavrı da içinde taşıyan bir zemin ve aynı zamanda eleştiriye açık… Özellikle yaşadığımız coğrafya da, bu zamanda politik olmamak mümkün mü bunu bilemiyorum... Aynı şekilde kullandığım her malzeme de benim için sorunlu olan süreçlerin aktarımını yapabildiğim birer zemine dönüşebiliyor. Malzeme ve fikir çoğu zaman birbirini açarak ilerliyor. Örneğin sürecin ana malzemesi; mekân algısının kırılma noktasını aktaran kayıtlar, kurguyu gerçekleştiren Çiçek Kahraman`ın katkıları ile serginin bir parçasına dönüştü. İlk defa bu sergi ile video sunumunu tercih ettim: Videolardan birinde dışarıdan bir müdahalenin, ev içindeki herhangi bir anı durdurmasını ve iç mekândaki diyalog ve hareketi değiştirmesine tanıklık ediyoruz. 10 dakikalık, bir görüntünün tekrarı olarak kurgulanan yıkımın bir anını izlediğimiz diğer video ise lekeli kumaş üzerine dikişle oluşturduğum bir zeminin üzerinde akmakta.

Hafıza-mekân kaybından dem vurulan eşikte, bir çeşit nostalji üretimi riski olmuyor mu sizce? Hafızaya (geçmiş güzel günlere) duyulan arzu –kuşkusuz mevcut yıkıcı dönüşümü ile değil ama– her türlü değişim olasılığına tam da ket vuran kısmen muhafazakâr bir tutum haline bürünmüyor mu?;

Tekrar başa dönersem... Metalin yokluğunun kendi izini yaratmasına; pasın metali temsil edişine, bu değişimin ve hatırlamanın kaçınılmazlığına: Bu tepkimede, kendi nesnesini yok ederek gelen bir varoluş var, geçmişini de anımsatan bir varoluş. Pasa vesile olan tepkime gibi, anı fark ederek ve tepkimeye sebep olan süreçleri, anımsayarak üretmeye ve yaşamaya devam edebilmek... Sanırım değindiğim şeyi açıklayabilmek, nasıl ilerlediğime dair, tekrar serginin vesile olduğu bir karşılaşmaya dönmem gerek: Yıkım sürecine ara verdikleri üç aylık bir süreçte, hastane arazisinde başka bir hafızaya daha tanıklık ettim. Enkazın altından çıkan, unutulmuş, yerinden edilmiş olan “toprak” kısa sürede kendini hatırlattı ve yeşerdi. Böylece “enkaz” şehirde varlığını unuttuğumuz başka bir kök bilgiyi anımsattı. Çağrıştırdığı yokluk ve unutma-unutturma kısa süreli de olsa başka bir varoluşa, hafızaya alan açtı, bir anlamda kısa süreli de olsa iyileşti. Bu sebeple aslında hâlâ birlikte kurulan ortak yaşam pratikleri üzerine düşünmeye devam ediyorum: Önümüzdeki Aralık ayında gerçekleşecek bir sergi için “Modus Vivendi” tanımına dokunarak bir seri üzerine çalışıyorum. Tanım kabaca bürokraside çözüm bulunamayan, düğümlenen karşılıklı ilişkilerin akışına bırakıldığı bir süreci temsil ediyor. Biyoloji de simbiyotik ilişkiler gibi biri olmadan ötekinin devam edemeyeceği ortaklıkların form ve motifleri üzerine bir ön çalışma ve farklı alandan kişilere danışma halindeyim. Sergide bu dönem ürettiğim işlerden de “Kök Sökücü, Uzlaşma Bahçesi, Bataklık, Abluka Sofrası” başlıklarında bir kaç iş görülebilecek.

Bununla birlikte ses, görüntü, metin kurgusunun birlikte işlediği ve farklı alanlardan kişilerle iletişimde olarak ilerlediğim çalışmalar da var. Daha önceki dönemlerde yaşanmışlığı olan bulunmuş kumaş ve motifler üzerine de çalışmaktaydım. Önümüzdeki projeler için desenlerimden kurguladığım kumaş tasarımları yapmaya başladım. Tasarımını gerçekleştirmeyi planladığım kumaşlar üzerinde ses görüntünün birlikte sahnelendiği bir mekân düzenlemesi hayalim var. Bakalım.