Zafer Aracagök ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay ve Aracagök, Zafer (2015, 10). İzleyiciyi 'Siyasal' Olana Çağırıyorum.Istanbul Art News (24) içinde yer aldı. Söyleşi bloğa eksiksiz olarak aktarıldı.

Görsel: Zafer Aracagök, Dark Precursor Triptych, watercolour, pencil, collage, 50x30cm, 2015.

ALAN İstanbul’da 7 Kasım’a değin görülebilecek bir sergi: Arkadan Yaklaşmak. Deleuze ve Guattari felsefesi üzerine çalışmalarından ve ürettiği elektronik müzik işlerinden tanıdığımız Zafer Aracagök’ün bu sergisi çizgi ve rengin, suluboyanın figürsel ama aynı zamanda akışkan dolaşımı içinde kendine bol katmanlı bir alan açtığı resim sergisi. Aracagök, sergisine çıkış noktası olarak yine Deleuze’ü almış. Hatta sanatçının, “Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari” kitabının Türkçe çevirisi de sergi ile birlikte eş zamanlı olarak basılıyor. Sanatçı ile hem işleri hem de kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sergi, adını da aldığı Deleuze ait "arkadan yaklaşmak" kavramından yola çıkarsak bir anlamda izleyicinin eserleri alımlama ve yorumlama süreçlerine de odaklanıyor. Sergide, gözü işler üzerinde özgürce gezinmeye davet eden bir yan olduğunu söylerken yanılıyor muyum? Aynı şekilde bununla beraber, sözgelimi “Çelebinin Kitabı ve İslam’ın Akışları Nasıl Kodladığı Üzerine” adlı çalışmanızda olduğu gibi noktalarla birleşen, kesinlikle bir yol değil, ama izleyici için anlaşılır uğraklar yok mu?

İşlerin çoğunda yer alan noktalı çizgilerin ardında, önünde, üstünde yer alan katmanların en gerisinde aslında Cezanne var. İzleyicinin resim düzlemi üzerinde gezinen bakışlarını yönlendirmek yerine yönlenmeye çalışan bakış açılarını çeldirmek gibi bir görevleri var. Sürekli akış içinde olmaları, bir yerden bir başka yere giderken yollarının başka çizgilerce kesilmesi, saptırılması, tekrar yönlendirilmesi Lyotard'ın "figürsel" dediği şeyin tam anlamıyla geri plandan ayrılıp kendini ön plana atmasını engelliyor denebilir. Düşünüre göre figürselin figürden farkı olma anına kadar sürüklenip, oluştuğu anda görünürlük alanından çıkarak kendini herhangi hegemonik, hiyerarşik bir söyleme teslim etmemesiyse, benim işlerimdeki noktalı çizgiler böylesine bir teslimiyet anını sorunsallaştırıyorlar - yani izleyicinin bakışı, hah şimdi şurada bir figür var ve bu figürden bir ötekine uzanan çizgileri takip edersem anlamın anlamını yakalayabilirim gibi bir serüvene heveslenirken, figürselde çelmeyi yiyip çuvallıyor. İşte bu noktada Deleuze'un duyu (sense) dediği şeyin çekim alanına girmek, izleyicinin sabrına kalmış bir şey. Örneğin, birçok izleyiciden duyduğum şey, yani resimlerde kara mizah, nükte ve neşe olması böylesine bir sabırla oluşuyor. Şimdi Cezanne'a geri dönecek olursak, sanatçının manzara resimleri karşısında izleyicinin bir gözkararması, baygınlık ya da bulantı gibi affect'ler algılamasının temelinde Cezanne'ın perspektif düzenini bozması vardı ki bunu bir resimde yalnızca bir perspektif noktası yerine birkaç perspektif noktası kullanarak sağlıyordu. Mazallah, kendimi Cezanne'la karşılaştırdığım filan düşünülmesin sakın ama demek istediğim şu: noktalı çizgilerle yapmaya çalıştığım şey Cezanne'da görünmez olan bu farklı perspektif noktalarını çığırından çıkartarak görünür kılmak ve bunlar görünür kılınsa bile, bakışlarımıza hâkim baskın görsel rejimden kaçan kaçış çizgileri oluşturmanın mümkün olduğunu göstermek. Hegemonik görsel rejim, figürde ısrar ediyor olabilir ama figür üreterek figür üretmemenin ve bunun sense'ini figürsele yöneltmenin birbirinden farklı binlerce yolu ya da yöntemi olabilir.

İşlerinizdeki mekân-figür ilişkisi, zamansızlık ya da çok zamanlılık, hatta suluboya kullanılması ve elbette birçok çalışmada hem kendilerine içkin pasajlarla hem de “başlıklarıyla” vücut bulan metinsellik bana Doğu’nun kadim tasvir geleneğini, örneğin minyatürleri andırıyor. Ama ne var ki bu işler, Batılı düşünürlere “arkadan yaklaşıyor.” Modernlik sonrası düşünürler fikren olmasa bile dil açısından belki de doğululaşıyorlardır. Sizde de bunun bir yansımasını form açısından görmek mümkün değil mi?

Sergiye adını veren kavram, "arkadan yaklaşmak", Deleuze'den öğrendiğim; Deleuze ve Guattari felsefesi üzerine düşünürken ve yazarken çok sık kullandığım bir kavram olmuştur. Bu kavramın benim için şöyle bir önemi var: hangi filozofu okursanız okuyun içinde mutlaka ihmal edilmiş, bağları gevşek bırakılmış bazı ilişkiler olabilir, eleştirilen metafiziği sürekli geri getiren ya da savunulan metafiziği asla tam anlamıyla kuramayan noktalar keşfedilebilir. Aslında bu tür bir keşfi ancak sizi heyecanlandıran, bir atın sırtına bindirip dörtnala bir seyahate çıkaran filozoflarla yapabilirsiniz. Yani, okumak ve düşünmekten aldığınız haz sizi öyle bir noktaya taşır ki imkansız olanı daha da imkansız kılmak ve üstüne düşündüğünüz filozoftan, Deleuze'ün dediği gibi, "canavarlar" yaratmak istersiniz. Düşünce nihai noktası olan bir edim alanı oluşturmaz, oluşturursa felsefe olmaz. Ben daha çok Deleuze'ün bazı yazılarında üstüne bindiğim atın ayaklarının bazen yere değdiğini hissettiğim için, koşan atı gerek yer gerekse koşmasını sağlayan bacaklardan kurtarmak, koşuyu koordinatsız hale getirmek istedim. Yazdığım şeylere bu yüzden "atopolojik" diyorum. Bu nedenlerden ötürü, benim kendi "arkadan yaklaşma" yöntemimi belirleyen şey Doğu/Batı dikotomisinden çok tutku, heyecan, ve sınırsızlık düşüncesi - ya da şöyle diyeyim: 1980'lerden beri yaşadığımız akıl kapanması, ki bunun içine türlü türlü Deleuze okumalarını ve Deleuze'den sonra gelen Badiou, Laruelle gibi filozofları da ekleyebilirsiniz, radikal olabilecek her şeyi belli bir ontolojik tabana indirgemeye çalışıyor çünkü ortaya her zaman "anlamak", "anlaşılabilirlik" gibi sorunlar çıkıyor, insanları çok ürküten. Örneğin, şimdi adını vermeyeyim, bugünlerde uluslararası piyasada Deleuze düşüncesini en iyi pazarlayan Fransız, Deleuze "okutman"larından birisi, Paris'te beni davet ettiği bir konuşmamın ardından Deleuze düşüncesini yanlış anladığımı söylemiş ve ardından doğrusunu bana kabul ettirebilmek için baya bir çaba göstermişti. Ben de kendisine Kafka'nın çok sevdiğim "Kızılderili Olma İsteği" adlı hikâyesini anlatmıştım. Aslında bütün mesele, yolunuzun tıkanmasına, kesilmesine izin veriyor musunuz, vermiyor musunuz? Yol kesenlerin başında kuşkusuz "kapital" geliyor ve onunla uyum içinde çalışmıyorsanız, yolunuz kesilmeye mahkûm demektir. Kapital yolunuzu her ortamda, gerek akademik, gerek sanatsal düzlemlerde, kesebilir ama buna karşı mücadele vermek ne sizin Doğu'dan Batı'ya arkadan yaklaştığınızı, ne de Batılıların Doğululaştığını gösterir - Doğu hiç bir zaman yeterince Doğu olmamıştır.

Minyatürü andırma biçimine gelince, minyatürlerde figürün zaman ve mekânla kurmuş olduğu ilişki her ne kadar Batı'nın Rönesans koşullu tek perspektif noktası sayesinde bütünsel kılabildiği zaman mekan ilişkisiyle bir zıtlık oluşturuyor gibi görünse de, bu zıtlık, örneğin, Şeker Ahmet Paşa'nın yarattığı ("Ormanda Oduncu") içkin zıtlık değildir. Bundan kastım, minyatür sanatında, aynı Rönesans sonrası görsel rejimlerde olduğu gibi sürekli bir aşkınsal'a referans vardır. Benim işlerimde ise bu tür bir toplayıcı düzen olmaktansa düzensizliğin düzeni ya da sürekli kompoze ettiğini bozan bir kompozisyon olduğu söylenebilir. Bu yüzden benim referanslarım minyatürden çok Antonin Artaud: rehberiniz Artaud ise zaten her şeye arkadan yaklaşıyorsunuzdur ve ah o "subjectile"!

Sergiyle birlikte Kült Neşriyat’tan çıkan Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari kitabınızda bu iki isme “arkadan yaklaşarak” oluş-felsefesinin çeşitli nosyonlarını tartışıyorsunuz. Aynı durum bu sergi için de geçerli mi?

Mart 2015'te Atopological Trilogy: Deleuze and Guattari adıyla Amerika'da Punctum Books, NY tarafından yayınlanan bu kitabımın Türkçe çevirisinin Kült Neşriyat tarafından sergiyle yakın zamanda yayınlanması planlanmış bir şeydi. İstiyordum ki yıllardır üzerine çalıştığım bu filozofların düşünsel alana yönelttikleri rizomatik müdahaleler görünür hale gelsin ama speküler olan hâlâ bir spekülasyon olanağı sunsun. Deleuze ve Guattari'nin bilhassa birlikte yazdıkları kitaplara bakarsanız - örneğin, Bin Yayla - kitaplarda hegemonik görsel rejimin bakış açısından sizi asla bir yere götürmeyen bir takım çizimler, figürlerle karşılaşırsınız. Bakar durursunuz ve ancak bakmaktan bıkıp bu görsellerin aklınızda bir karaltı olarak kalmasına izin verirseniz size geri dönerler ve derler ki: tercihimiz şizo çoğulsallık ve içerdiğimiz katmanları serbest bırakman lazım. Bir zamanlar, Bacon'ın söylediği türde bir şeydir bu: beni anlamayı bırak, sinir uçlarına vuracağım dan dan dan! Buna izin verirseniz ancak, o görsellerin aslında bambaşka bir fonksiyonu olduğunu, tıpkı yazıda olan rizomatik etki alanlarının görsel rejime de müdahalede bulunabileceğini fark edersiniz.

Kitapta yapmaya çalıştığım şeyin, yani Deleuze ve Guattari'ye arkadan yaklaşma edimimin - bunun özellikle filozofların düşüncesini bir adım daha ileri daha taşımak ve ürettikleri canavarları daha da canavarlaştırmak çabası olarak anlaşılması konusunda ısrarcıyım - görsel alanda en büyük karşılığını suluboyada bulduğunu itiraf etmeliyim. Suluboya teknik açılardan üst üste geçme, türlü katmanlar yaratabilme ve en temel bileşkeni su sayesinde istediğim akış gücünü sağlıyor bana. Az önce dediğim gibi, eğer düşüncede önemli olan yolun kesilmesine izin vermemekse, rengin içkinlik alanının suluboyada dağılma ve akış gücüyle verilebilmesi mental imgeleri Deleuze'ün Sinema kitaplarında sözünü ettiği "kristal imge"ye ve "Arzu-İmgesi" adlı makalemde açmaya çalıştığım imge türüne dönüştürerek temsile teşne kılabilmemi sağlıyor. Bu açıdan, işlerde arkadan yaklaşılan şey temsiliyet alanını riske atan, rastlantısal olmakla birlikte, rastlantısaldan bile kaçarak Lyotard'ın "figürsel" kavramı sayesinde çizgi, renk, figür, önplan, arkaplan vs arasındaki olası rezonansları oluşma anında geri çekebilme - desonance - arzusunda yatıyor. Bu arada kısaca açıklayayım, "desonance" benim uydurduğum bir sözcük, bir önceki kitabım, Desonance: Desonating (with) Deleuze'de filozofun düşüncesindeki mihenk taşlarından biri olan "rezonans" kavramına eleştirel bir yaklaşım üreterek, Hegelci diyalektiğe geri düşme risklerini engellemeye çalışmak için ürettiğim stratejik bir kavram.

Yazınsal ediminizin, müzik/ses çalışmalarınızın yanında resimsel bir edimin de bulunması, tüm bu uğraşlar/üretimler arasındaki bağın kurulması noktasında nasıl gerçekleşiyor?

Sözünü ettiğiniz farklı içkinlik alanları arasındaki ilişkiyi ben Deleuze ve Guattari'nin "tutarlılık düzlemi" ve "organizasyon düzlemi" diye ayırdıkları alanlar arasında sürekli mekik dokuyarak gübreliyorum (dikkat edin, "kuruyorum", demiyorum). Burada, kitapta sözünü ettiğim "ifade makineleri" giriyor işin içine. Kuşkusuz, reel anlamda, yazı, ses ve görsel farklı alanlar olarak çıkıyor karşımıza ama aralarında en çetrefillisi olan ses her zaman görsele indirgenerek anlama eylemine dönüştürülme riskini taşıyor. Benim gerek yazı gerekse görsel alanlarda yaptığım şey, sesteki riski bu alanlara yaymak aslında. Örneğin, buna anlamsızlık değil ama anlama-gelmek-üzere-olan şey diyebiliriz. Sözünü ettiğim, "tutarlılık" ve "organizasyon" düzlemleri filozoflara göre formsuz ile forma-gelmiş arasında gidip gelmek anlamına gelir, ve formsuzdan önce neyin geldiği sorusu zaman akılları karıştıracak bir sorudur. Benim kitapta Deleuze ve Guattari'ye yönelttiğim temel soru - temel "arkadan yaklaşma" biçimim - formsuz olanın da acaba form dışında düşünülüp düşünülemeyeceğidir. Yani, formsuz dediğimiz şeyi de form aracılığıyla anlamıyor muyuzdur ve bu soru, eğer hala düşünce içinde kalıyorsa, bizi eleştirdiğimizi, aştığımızı sandığımız metafizik sorunuyla yüz yüze bırakmıyor mudur? Kuantumun bilinemez olanındaki çekiciliktir bu.

Bu yaklaşımın görsel anlamdaki tezahürü, speküler olanı riske atarak tezahür etme biçimi, beni ilgilendiren şey. İtiraf etmem gerekirse, görsel anlamda şaheserler ürettiğimi sanmıyorum ve ürettiğim işler kesinlikle kavramsal sanat olarak anılacak işler de değiller. Örneğin, hikâyeler anlattığımı sanmıyorum ama ortada durumlar ("situation") var; olay ("event") kılınmayı bekleyen şeyler var ve bunların görünür kılınmasındaki riskleri kafamda hep Artaud'nun bir zamanlar bir resmin köşesine yazdığı şeyi anımsayarak çiziyorum, boyuyorum: "Subjectile bana ihanet etti"! Subjectile denen şeyin ihanet etmemesi nasıl sağlanabilir? İfadenin öznesi ile Öznenin ifadesi arasında nasıl hiyerarşik bir ilişki kurulmaz? Yaşa Lyotard!

Birileri şimdi diyecek ki: "Aman ne çok felsefe varmış bu işlerde fakat sanat nerede?" Kuşkusuz, böyle bir soru sanatın nerdeyse tam anlamıyla özerkleştiği, özerkleşen estetiğini izleyiciye onu var olma anından ayırarak sunabileceği bir ortamda sorulabilir.

Son olarak Queer kuram ile cinsel-oluş'lar arasında görünür kılınan ürkütücü ve belki de özgürleştirici çelişkileri ve bu bağlamda kitabınızda “‘ego’nun kurucu/bozucu ilkesi olduğu sapkınlığın olumlanmasıyla elde edilebilecek bir kritik konum,” dediğiniz yerde izleyiciyi düşünüyorum. Onun resme ve size nasıl yaklaşmasını umarsınız?

Öncelikle, kitabı okuduğunuz için ve kendinizi arkadan yaklaşılmayı teşne kılıp bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Kitapta "kritik sapkınlık" ile kavramsallaştırmaya çalıştığım şey cinsel-oluş süreçlerinin hiçbir metafizik ilke tanımadan, organsız bedenden yola çıkarak, kaçış çizgilerinden bile kaçan bir pozisyon yaratabilme potansiyellerinden söz etmekti. Bu soruyu sormanıza ayrıca sevinmemin nedeni şimdiye kadar hiç sözünü etmediğimiz, işlerimde yer alan cinsellikle ilgili konulara değinmesi. Bazı işlerde altını çizmeye çalıştığım gibi, bugün içinde yaşadığımız gerek küresel gerek lokal siyasi gelişimlerin, belki 80ler sonlarından bugüne kadar, arzu üretim mekanizmalarını inatla temsil edilebilir, yani figüratif kılarak baskı altına almak, sömürmek olduğunu söylemek sanırım çok garip kaçmayacaktır. Örneğin, "Zardoz Benim İlk Sahnemdir" ya da "Görevimiz Tehlike vs Ballroom Blitz" adlı işlerimden anlaşılabileceği gibi ne John Boorman'in 70'ler filmi Zardoz'daki Sean Connery ile bugünkü porno yıldızları ne de 70'lerin The Sweet adlı İngiliz grubu ile Madonna ya da benzerleri arasında en ufak bir alaka vardır. 19. yüzyıl icadı "body politique" siyasetin örümcek ağında kendisini salt bir organlı beden yapmaya çalışan bir eğilimdiyse, bedenin siyasetten kurtulup tekrar siyasallaşabilmesi ancak 70lerde vuku bulmuştu. Bedenin "siyasal" anlamda önünün tekrar açılmasını öngören, "kritik sapkınlık" adlı kavramım aslında bir bedende var olabilecek bütün organların, aynı Deleuze ve Guattari'nin savunduğu gibi, hiçbir hiyerarşik organizasyon tanımadan her alanda özgürce akabileceği, birbiriyle yer değiştirebileceği ama topoloji kabul etmeyen bir figürselleşme öneriyor. Sanırım burada ve buna benzer birkaç konuda daha Deleuze ve Guattari'ye arkadan yaklaşıyorum. Figürsel, daha önce değindiğim gibi, hegemonik söylemlerden kaçabilendir, örneğin, ilk haliyle İngiltere'deki Punk ve 80'lerde Amerika'da aldığı hal. Ya da hemen buraya dönelim: Gezi'nin mümkün kıldığı "parçaptal" ya da "radikal-aptal-oluş" biçimi ile dün ve bugün Türkiye'de siyasetin insanları sürüklediği sıradan aptallıklar, diz boyu klişeler. İlki siyasalı kucaklamaksa, ikincisi siyasete boyun eğmektir. Herhangi bir Gerçek Kesit epizodu ile Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i arasındaki farktır.

Bu açıdan bakıldığında, işlerimde belki kritik sapkınlık aracılığıyla izleyiciyi "siyasal" olana çağırıyorum. En son olarak ise şunu eklemek isterim: arkadan yaklaşabilmek arkadan yaklaşabilmeye ne kadar açık olduğunuzla alakalı.