Seza Paker ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay; Sarı, Betül ve Paker, Seza (2015, Eylül). Sanatın İzleyicide Biten Bir Tarafı Var. Istanbul Art News (23), s. 20.
Görsel: Seza Paker, "Untıtled (Unfınıshedness, 29+1)", 2015, Yerleştirme: 29 parça, her biri 29x33 cm. Sergi Kataloğundan. © Galerist, 2015.

Seza Paker son kişisel sergisinde birçok farklı kavramı, mekânı ve zamanı bir araya getirirken kendisine çıkış noktası olarak Belçikalı yazar Bernard Quiriny’nin Les mots en héritage (Miras Kalan Kelimeler) öyküsünü alıyor. Öyküde de yer alan duvar ve çerçevelerdeki zamanın izlerini takip eden; Marcel Duchamp’ın Büyük Cam’ına (The Large Glass) ve Yeşil Kutu’suna (The Green Box) dokunarak bitmemişsizliği yeniden yaşatan bir sergi Absinthe. Sergi metninde yazdığı gibi Paker, “galerinin de konumlandığı, İstanbul’un yüzyıllardır varolan önemli kültür sanat merkezlerinden biri olan ve geçmişte Rue des Petits Champs adıyla bilinen günümüzdeki Meşrutiyet Caddesini kişisel ve toplumsal bellek üzerinden” irdelemekte... Bize de 3 Ekim’e değin Galerist’in ev sahipliği yapacağı bu ilgi çekici sergi öncesinde Seza Paker ile söyleşme fırsatı bulduk.

Merhaba. İsterseniz ilk olarak yeni serginiz Absinthe’i konuşalım, bize sergiden bahsedebilir misiniz?

Bu sergiye adını veren Absinthe, 100 sene evvel Fransa’da en çok kullanılan içki. Etkin maddesi thujone insanları hayaller âlemine çekiyor, ki o zamanlar bu etkin maddenin oranı şimdikinden çok daha fazla. Aslında o dönem herkes delirmiş durumda. Bu içkiyi kullanan insanlar, ki o dönemin özellikle yaratıcı kimseleri bunlar, 50 yaşına kadar ya yaşıyor ya yaşamıyorlar. Görüyoruz ki, insan yaratıcılığı delirium’a kadar istiyor. Bu serginin çıkış noktası. İşin bir de günümüzde Meşrutiyet Caddesi’nde yer alan Passage de Petits Champs’ın arkeolojisi boyutu var. Fakat ben sanatçıyım. Dökümentalist değilim. Bu nedenle pasajın hem geçmişine, hem de geleceğine bakıyorum. Bu da işin ikinci bir boyutu. Şimdi bu iki boyutu birbirine bağlarsak, az önceki delirium’un kıyısında olduklarını söylediğim yazarlar, levantenler, tiyatrocular ve daha nicesiyle geçmişte pasaj zengin bir varlık kazanmış. İşte ben tüm bunları Paris Montparnasse ile birleştirip pasajın ruhunu okşuyorum. Genel anlamıyla bir enstalasyon bu: Bitmemişsizlik fikrini daha da ilerleterek zaman yolculuğunun kabaca zenginliğini göstermek… Şimdi düşünün, Agatha Christie, Passage de Petits Champs’da kalıyor ve Doğu Ekspresinde Cinayet’i burada yazıyor. Dönemin müziği, kafeleri, çok kültürlülüğü… Hepsi burada. Bir çeşit zaman makinesi gibi düşünebiliriz bu sergiyi. Geçmişi, yani 100 yıl öncesini, üstelik birden fazla mekânı, bugüne taşımak, sanki Absinthe aldınız ve hayaller âlemine dalmışsınız gibi. Hatta gayem, 100 yıl öncesini bugüne taşımakla –birebir taşımaktan değil, sanatsal bir yansıtmadan bahsediyorum– sınırlı değil; 50 yıl sonrasına da bir göz atmak... Bunun için Belçikalı bir yazar olan Bernard Quiriny’in Les mots en héritage (Miras Kalan Kelimeler) öyküsünden hareket ediyorum. Kendisine miras kalan bir şato içinde zaman makinesi bulan bir adamın öyküsü bu. Fakat bir terslik var: Adamı 2 metrekarelik bir alanda sıkıştıran yumuşak ve görünmez bir duvarın içinde ya 100 sene önceye ya 50 sene sonraya giden bir makine bu. Üstelik duvarı aşmak da mümkün değil. Görüyorsunuz, çok boyutlu, çok katmanlı işler benimkiler. Ama hepsinde aşağı yukarı sınırlar, sınırsızlaşmalar, özgürlükler ve elbette duvarlar benim meselemi meydana getiriyor. Sizler de bunu sergide keşfedeceksiniz zaten. Unutmadan şunu da söylemeliyim. Geleceğe her zaman şüphe ile bakıyoruz. Geçmiş ise nostalji olarak orada duruyor. Ben izleyiciye geçmiş ve gelecek arasında salınan bir deneyim vaat ediyorum. Pasajda zamansal geçişleri yani hafızanın zamanı ve zamanın da hafızayı yeniden üretmesini sağlayacağım. Benim için bu hislerden ziyade matematiksel bir üretim, düşünerek ve müziği de işin içine sokarak...

Geçmiş dönem çalışmalarınız ile benzeşen temaları bu sergide de göreceğiz öyleyse. Peki, farklılık nereden başlıyor ve ne yöne doğru uzanıyor?

Farklılık aslında direk pasajla başlıyor. Aynı zamanda kendi çalışmalarından yola çıktığım için de bunları pasaj ile birleştirmek. Pasajın bugününü düşünmekten ziyade 100 sene öncesine gitmek, 50 yıl sonrasını düşünmek: Kararmış bir dünya tahayyülü. Zamanlar arası bu paslaşma içinde öyle gözükse bile In situ olmayan bir çalışma bu kanımca. Oysa ilk dönemden “Giz ve Açıklık” öyleydi, sesli heykel çalışmam “LAK7DE16A” kısmen bu düşünceye yaklaşıyordu. Mesele benzerlik/farklılıklardan da ziyade detaylarından geçerken bir yerden bir yere geçebilmek, oradan oraya atlayabilmek, kendini ve zamanı keşfetmek kanımca.

Bu keşif bir macera olsa gerek, hele ki sanatçı için...

Açıkçası her sanatçının kendi serüveni oluyor; bu Ali’nin [Akay] dediği gibi belleğin toplanması üzerine, kendi yaşanmışlıklarıma ait bir tecrübe. Tabii hiçbir şekilde bunun kesin böyle olması gerekir diye düşünmüyorum, sadece bende bu şekilde. Tersini de pekâlâ düşünebilirim; sanatçı olarak her ne kimlikle yola çıkıyorsak, kimliğimizi ilk ve direkt olarak kullanmamak üzerine yollar deneyebiliriz, hatta çoğu zaman bir sanatçı olarak çok uzağa gitmek her işte olduğu gibi entelektüel olarak daha doyurucu olabilir. Bense üç lisanın içinde, farklı kültür ve gelenekler içinde şekillendim. Belleğim yoğruldu bir yerde, bilgime katmanlar ekleyebilecek karşılıklı fikirler, düşünüşler… Tıpkı müzikteki gibi, farklı enstrümanların birbirleriyle uyumu gibi... Hatta bu sergide yani Pasaj’da da var. Kendi hayatımdaki iki şehri burada birleştirmiş durumdayım. Pasajlar da tarihi bir araya getiriyorlar. Bu pasajda/sergide Paris-İstanbul arası gidip gelirken içimde iki frekansı birden yaşatıyorum.

Bu süreçte malzemenin kullanımı ve seçimi işlerinize nasıl yansıyor peki?

Bütçesiz, ekolojik, hatta çok az satın alınan malzemelerin üzerine gidiyorum. Yüzey üzerindeki çalışmalarda küçük detaylarda bozulan/süresi geçen makyaj malzemeleri, sır yerine tırnak cilası, toz ve pigment yerine farlar ve göz kalemleri, vb. İşlevlerin iç içe girmesi önemli benim için. Fotokopi kâğıtları kullanıyorum mesela. Bu esasında izleyicinin kafasını en çok karıştıran şeylerden biri. Yara bantları, bantlar. Akıllı telefonlarla çekilip anonim kılınan fotoğrafları bol bol kullanıyorum. Arşiv kâğıtları kullanıyorum, arşiv çok önemli benim için. Bu bağlamda malzemenin hiçbir önemi yok. Kanımca işlerimdeki minör dilin bir kısmı da buradan kaynaklanıyor: Malzemenin tercümesini izleyiciye aktarırken, onu nasıl yormadan konuşturabiliriz, derdim biraz da bu.

Ali Akay, “Refleksif Akışkanlıklar” kitabında yerinde bir görüyle işlerinizin politik tarafını da vurguluyor. Bu sergide de politik bir vurgu görecek miyiz?

Türkiye’ye geldiğimden beri tekrar ettiğim bir şey: Bir sanatçı politiktir. Politik olmayan sanatçının, sanat kelimesinin içini tamamladığını söyleyemem. Mesela geçmiş dönem çalışmalarımdan The Long March, o dönem çok kafa karıştırmıştı çünkü çok fazla soru soruyordum: İsrail-Filistin toprakları 1948’den bu yana bir değişim yaşadı. Bu değişim ne getirdi? İnsanların koşa koşa heyecanla yerleştiği bir yer... Gidip gelmeye, karşılaşmaya daha değişik bir açıdan yaklaşıyorsunuz haliyle. Burada yine bir soru işreti var. The Long March her yere yapışabilecek bir tabir. Duvarlar, sınırlar, yürüyüşler binbir türlü birleşirler. Önceden size değindiğim gibi duvarlar her yerdeler ve çoğalıyorlar. Ben bu duvarlara ilişkin sorular yöneltiyorum. Yani benim sorum, burada politik olan nedir? Çünkü bir sanatçı politiktir ama sanatta politika diye bir şeyin doğru olduğunu da düşünmüyorum. İşlerimdeki politik unsurların, onların bütününden sökülebilecek parçalar olduğuna inanmıyorum. Yine de altı çizilecek bir vurgu varsa o da sanatçı kimliğimin vurgusudur. Bu noktada sorunuza dönersek bu sergide vurgu mekânsal ve tarihsel olan üzerinde bu kimlikle uyumlu bir halde karşınıza çıkacak. Direk bir imajın içinde olmaktansa binlerce enformasyonun birleştirerek sunulması olacak bu.

Son olarak dilerseniz sergi ile işler arasındaki ilişkiye değinelim. Sergi içinde bütünlük arz eden işler tekil olarak oradan koparılmaya, parçalanmaya mahkûm kalıyor. Sizin gibi tüm bir sergileme üzerinde de denetim kuran yetkin bir sanatçı bu çelişki ile nasıl başa çıkıyor?

Çok haklısınız. Bir sergiyi hazırladığım zaman onu aşağı yukarı bir sinemacı gibi kuruyorum. Ama fragmanlar içinde, bölümleyerek. Burada fark ne? Sergiyi gezen biri arada durur, arkadaşı ile konuşur, sonra bir işe döner, vb. Aslında bir sergiyi tüm yönleriyle kavrayabilmek için minimum 30-35 dk. harcamak gerekir. Ama genelde izleyici bu vakti ayırmaz. Burada işler arasındaki kurgusal bağı, bağlam yani arkadaki bilgi sağlar. Okuma düzeylerinin değişikliği ve ilgi alanları, katmanları izleyiciye açabilir. Örneğin Alexander Calder’i [ABD'li heykeltıraş ve ressam] düşünelim. Calder’i bir çocuk keşfettiğinde başka, işlerin bağlamını, mesela ekolojik göndermelerini bilen birisi incelediğinde farklı anlama gelecektir. Burada, günümüzde kavramsal olanın içinde detaylar önem kazanmış durumdalar. Ben de bu detaylara özen gösteriyorum. Mesela kâğıt işlerimde bir tanesini yapmak için bazen üç sene uğraştığım oluyor. Önemli olan bir nokta da detaylara önem verirken izleyiciye estetik kolaylıklar sağlamak. Absinthe sergisinde bu kolaylık, renk olacak. Ama yine de sanatın izleyicide biten bir tarafı var. Sözgelimi bir film izlerseniz, aslında sadece ona maruz kalmış olursunuz, ama on film izlemişseniz karşılaştırma şansı olur. Aynı şey sergilerde de geçerli… Yani demem o ki bir sergide işlerim birbirleri ile beraber fragmanlar halinde de izleyiciyle konuşmasına dikkat ederim. Ama onların tek başlarına bir dilleri olması gerektiğini asla unutmam. Ve bağlamı hatırlaması için izleyiciye kolaylıklar sunarım. Bu konuda onun ötesinde de yapacak bir şey yok açıkçası.