Koray Ariş ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay ve Ariş, Koray (2015, 07). Dokununca Ses Veren Heykeller. Istanbul Art News (22) içinde yer aldı.


Galeri Nev İstanbul'da 24 Temmuz'a değin sürecek bir heykel sergisi: Ahenk/Vurmalı Heykeller. Sergilenen eserler ise bir ustaya, Koray Ariş'e ait. 50 yılı aşan bir sanatçılık deneyiminin ulaştığı form arayışında kusursuzluğa yaklaşan bir biçim kaygısını ifade eden heykeller bunlar. Ama daha fazlası da var: Ariş'in heykel sanatına yaptığı en büyük katkı, Antonio Del Guercio'nun 2009 yılında yazdığı gibi yapıtlarının “hareketsiz ve durağan enerjileri her an tehdit altında ve dönüşüm halinde,” tutmalarından ileri geliyor. Üstelik bu güncel sergisinde Ariş, bu enerjileri ziyaretçinin açığa çıkarmasını bekliyor. Üstelik bu beklenti, enerjinin biçimini de belirlemekte: Ses! Ariş'in sergisindeki heykellere dokunmak, hatta onları bir çalgı olarak ele almak mümkün. Evet, sesli heykeller bunlar. Ali Akay'ın yazdığı gibi, “Bir müzik grubu, bir ayin, bir dans hareketinde ritm oluşturmak üzere bu heykeller kullanılabilir olan nesnelerdir. Dokunulduğunda sadece dokunsal bir etki değil, aynı zamanda müzikal, büyüsel, performatif etkileri de yan yana durmaktadır.”

Bu performatif etkiler, kanımca ziyaretçinin kendi içsel süreçleriyle ilgili. Üstelik temas her zaman bir cesaret gerektirir. Sergilerde nasıl davranmamız gerektiği üzerine belirlenmiş görgü o denli katıdır ki, ilk etapta bir heykele ancak ürkerek yaklaşıp, ancak cesaretle dokunabilirsiniz. Nitekim 1970'lerde galeri mekânlarını mahkeme salonu resmiyeti içindeki bir deney laboratuvarı gizemiyle ele alan ve onları kilise kutsiyeti taşıyan tasarım boşlukları olarak değerlendiren Brian O'Doherty'i de anarak, izleyicinin bu dokunma sürecinde "beyaz küp"ü aşması gerekir. Koray Ariş, işte bu nokta da izleyicisini içtenlikle cesaretlendiriyor: “Dokunabilirsiniz, hatta bu heykelleri çalabilirsiniz bile!”

Kendisi ile Galeri Nev'de sergisi üzerine söyleştik, keyifli, öğretici ve içten bir sohbet oldu. Ariş'in bize söyledikleri sergi izleyicisi için de geçerli. Bu sebeple İstiklal Caddesi üzerinde Mısır Apartmanı'ndaki Galeri Nev'i ziyaret etmeden bu söyleşiye kulak kabartmak isteyebilirsiniz:

İsterseniz serginin oluşum sürecinden başlayalım. Ses çıkaran, dahası kendi içinde bir ahenk yakalayan bu heykelleri yapma fikri sizde nasıl belirdi?

Bildiğiniz üzere 2009 yılında Galeri Nev'de kişisel sergimi gerçekleştirdikten sonra 2012'de Türkiye İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde retrospektif sergim gerçekleşti. O dönemden beri atölyemde zaten çalıştığım bir konu işte bu gördüğünüz heykellerdi. Bildiğiniz üzere, çocukluğun özünde dokunmak vardır. Dokunarak dokuyu, görerek rengi keşfeder çocuklar. Dokunmanın kendisinde sahiden de etkileyici bir yan vardır... Belki bizim insanımız da hâlâ içinde büyük bir çocukluk barındırdığından sergilerde işlere dokunmadan duramaz. Ben sadece dokunmaya değil aynı zamanda işlerden ortaya çıkan sese de önem veriyorum. Dördüncü boyutta taşan bu işlerde insanların aynı atmosferde aynı duyguyu paylaşmasını istiyorum. Hatta geçen gün serginin açılışında Okay Temiz, Yahya Dai ve Babakar işlerimle bir perküsyon performansı gerçekleştirdiler. Ferit Odman ve Berke Özgümüş de vardı. Bir yerden sonra Mehmet Güleryüz, ben... Hepimiz heykel çaldık. Sergiye videosunu da ekledik hatta (Sergi girişindeki videoyu gösteriyor). Burada gayet uyumlu ve güzel bir performans oldu. Performanstan sonra gördüm ki insanlar da kendi kendilerine ilk başta biraz ürkek sonra daha cesur bir tavırla tın tın vuruyorlar. Bu açıkçası hoşuma gitti. Elbette onların çıkardıkları Okay’ın performansı gibi bir ahenk oluşturuyor muydu, hayır. Ama herkesin kendi ahengini oluşturmasıydı önemli olan. İzleyiciyle sergi arasında bir ahenk oluşmasını amaçladık. Serginin adını da o sebeple ahenk koyduk. Kuşkusuz eserden ses çıkması da tek başına yeterli değil. Bu sesin eseri gören kişiyle bağlantılı, uyumlu, ahenkli olması da gerekiyor. O yüzden farklı malzemeler kullandım, bu malzemelerle farklı formlara ulaştım. Kimisi daha tiz, kimi daha tok ses verirken kimisinin kendi devinimi var, kimisi ise sabit. Sanırım her eser ile kişinin kendi uyumunu bulması, keşfetmesi gerekecek. Güzel olan da işte bu zaten.

Genelde sergilerde eserlere yaklaşmak, dokunmak yasaktır, fakat siz serginizde bilakis eserlere yakınlaşılmasını hatta onlarla temas edilerek ses çıkarılmasını talep ediyorsunuz, bu önemli bir farklılık sanırım?

“Dokunmayınız!” değil tabii. “Dokunabilirsiniz!” Benim sergilerimin genelde çağrısı da bu zaten. Üstelik biraz önce söylediğim gibi dokunmakta çocuksu bir yan var. Bu yan keşfetmekle ilgili. Ben kendim de kimi sergilere gittiğimde, hele ki heykel sergisi ise dokunmak istiyorum. Ama elbette kurallara uyuyorum. Bu kullanılan malzemeyle de ilgili. Eğer karşınızda bir cam varsa onu sadece gözle keşfetmek doğru bir tercih olacaktır. Ama benim heykellerimde malzeme bu denli kırılgan değil. Ahşap ve deri gibi malzemeler kullandığımdan eserlere kolay kolay zarar verilmesi de mümkün değil. Ama keşfedilmeleri mümkün. Çünkü akademiden bu yana biriktirdiğim deneyim ve kendimce oluşturduğum form algısı içinde, devinimin ve dokunun da önemli bir yeri olduğunu keşfettim. Bir heykele dokunduğunuzda onun kendi iç hareketlerini, sertliğini, pürüzlerini yani bir bütün olarak onun kendini mekana sunma biçimini keşfediyorsunuz. Sözgelimi heykel bir mermerse ona form verdikten sonra onu parlatmanız çoğu zaman yeterli olacaktır. Fakat malzeme ahşap ya da deriyse atölyede onların üzerinde çalışırken elimi eserin üzerinde gezdirirken hissettiğim doku da içime sinmeli. Aynı şey izleyici için de geçerli. O heykele dokunduğunda heykelden kendisine geçen bir his bulunmalı. Ben bu hissi önemsiyorum ve bu yüzden sergilerimde, özellikle de bu sergimde izleyiciyi dokunmaya, ses çıkarmaya ve keşfetmeye çağırıyorum.

Malzeme demişken, deri heykelde çok da sık rastlamadığımız bir malzeme ama siz hem geçmiş dönemde hem de bu serginizde deriye yer veriyorsunuz. Neden bu malzemeyi tercih ediyorsunuz?

Deriyle çalışmak ilginç aslında. Onun yumuşaklığını ve sertliğini kontrol edebiliyorsunuz. Formuna ve rengine müdahale edebiliyorsunuz. Ama buna karşın malzeme bu müdahalelere hem uyum sağlıyor hem de direniyor. Ama deriyi gerek kendi başına gerekse kaplama olarak heykelde nihai sonucuna erdirdiğinizde karşınıza çıkan şey zannedersem güzel oluyor, değil mi? (Burada sanatçıya katılmamak elbette mümkün değil.)

Sergi kataloğunda “doğal enstrüman” ifadesi dikkatimi çekti, bunu biraz açar mısınız?

Hayatımızda sürekli sesler etrafımızı kuşatmış haldedir. Kimi zaman bu sesler güzel gelirken kimi zaman da rahatsız edebilir. Üstelik bizler de günlük hayatta nesnelerle temas ederken kimi zaman onlardan çeşitli sesler çıkarırız. Benim bu sergide yer alan işlerim günlük hayatın akışında fark etmeden çıkardığımız seslere de bir form verme çabası. Yani malzemeye bir şekil verdiğiniz gibi onun içinde gizlenmiş olan sese de bir şekil vermeye çalışıyorum. Bazı eserlerde sizin bu sesi keşfetmeniz gerekiyor. Vurarak, dokunarak, vb. Bazı işlerse zaten kendiliğinden bir devinime sahip ve bu yüzden kendiliğinden ses çıkarıyorlar. Dördüncü boyuta taşmak heykelde zannedersem böyle mümkün olabilir. Önemli olan da bu boyutta güzel bir tını yakalayabilmek. O sebeple işlerim aynı zamanda bir doğal enstrüman haline gelmiş olabilir.

Bundan sonraki dönemde işleriniz seyri nasıl olacak? Neler yapmayı düşünüyorsunuz?

2012’deki “Devinim ve Denge” sergisinde aklıma gelen bir düşünce de heykele dokunma ama daha da çok okşama üzerineydi. Atölyemde o günden bugüne üzerinde çalıştığım heykellerde aynı zamanda bu okşama hissine yönelmek istiyorum. Zannedersem önümüzdeki dönemde bu bağlamda ve yönde güzel işler çıkaracağıma inanıyorum. Yani muhtemelen önümüzdeki sergilerde de dokunmak serbest olacak.