Barbara Heinrich ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay ve Heinrich, Barbara (2015, Mayıs). Günümüzde Desen Öyküler Anlatıyor. Istanbul Art News (20), s. 25.
ARTER'de 15 Mayıs'tan itibaren gezilebilecek "Spaceliner" isimli grup sergisi çağdaş desen üretimine dair yöntem ve yaklaşımları örneklendirirken aynı zamanda izleyicisini bu üretim üzerine düşünmeye de teşvik ediyor. İki boyutlu desen, üç boyutlu mekanın içine taşınırken sergideki işler de bilindik mekân yerleştirmelerinden farklı bir his ve düşünce ile ARTER'in tüm mekanını kuşatmış olacaklar. Bu yanıyla bir kez daha deneyim, sergi ziyaretçisi için önemli bir artı olacak, zira birbirlerinden çok farklı olan malzemelerle anlatılan “öyküleri” bu sayede duyumsayabilecek ve bu öykülerle ortaklık kurabilecekler.

Sergide 17 sanatçı yer alırken bunların ikisi de Türkiye'den: Gözde İlkin ve İnci Eviner. Bu iki isim dışında minimalist ışık ve ses yerleştirmeleriyle tanınan Hans Peter Kuhn ile dans bölümünden mezun olduktan sonra güzel sanatlara transfer olan kinetik sanatın önemli isimlerinden biri Harry Kramer sergide dikkat çeken isimlerden ikisi olarak karşımıza çıkıyor. Zilla Leutenegger'in video yansıtmaları ve objeleri ile oluşturduğu duvar desenleri, Sandra Boeschenstein'in kalemle ya da çini mürekkebiyle çok ince bir şekilde işlenmiş nokta, çizgi ve taramalarından müteşekkil imge üretimleri, Pip Culbert'in kenara atılmış elbise parçaları ve gömlek, pantolon, çadır, çanta, paraşüt, bayrak, yastık, yorgan ve mendil gibi kumaştan pek çok nesneden oluşan malzemesi ile gerçekleştirdiği “dikiş simülasyonu” ve son olarak Pauline Kraneis'in büyük formatlı çini mürekkep deseni, segide desenin geleneksel algılanışına en yakın işleri meydana getiriyor. Monika Grzymala, Pia Linz, Heike Weber, Nic Hess, Ulrike Mohr ve Nadja Schöllhammer ise “çizgiyi” uzam içinde yeniden üretirken onu özgürleşmenin olduğu kadar bir çeşit mekân kuşatması haline de getiren üretimleriyle sergi ziyaretçilerinin hemen ilgisini çekmeyi başarak isimler. Bu etkileyici isimlerin çoğu zaman hacimsel ve kayda değer boşluklar tanımayan üretimleri izleyicinin gözünü hemencecik ve kolayca alıkoyacaktır. Sözgelimi Grzymala, binlerce metre uzunluğundaki ticari siyah koli bandı ile mekâna büyük ölçüde müdahalelerde bulunduğunda onu gözden kaçırmak imkânsız hale gelecek. "Spaceliner" konseptine en çok yakışan isim ise kuşkusuz Jong Oh. İzleyici, iplik ve telden, ince metal ve tahta çubuklardan, pleksiglas ve küçük ağırlıklardan, kalemlerden ve renklerden açık ve kapalı geometrik kesitler yaratan sanatçının işlerindeki basitliğin kafa karıştırıcı olduğunu kabullenmeli: Sanatın, eğer bir başarı kıstası sahiden varsa bunlardan biri de izleyicisini dikkat etmeye zorlayan, onun algı ve deneyimini farklılaştıran, kendi içinde tartıştıran bu paradoksal formlar ve çizgi üretimleridir. Jong Oh bu üretimleri üç boyutlu mekan içinde başarıyla gerçekleştirirken hem mekandaki hem de zihinlerdeki çizgi, uzam, boşluk ve sınırları da haliyle sorgulatmış oluyor.

Tüm bu isimleri bir araya getirip, ARTER'de buluşturan kişi ise serginin küratörü Barbara Heinrich. Biz de kendisi ile "Spaceliner” üzerine bir söyleşi gerçekleştirme şansına eriştik:

Desen deyince, Türkiye'de çağdaş sanat izleyicisinin aklına hâlâ o geleneksel teknik geliyor. Dahası bu teknik çoğunlukla ikincil konuma itilmekten de kurtulamıyor. Oysa biz, Spaceliner'da bu sefer bambaşka bir desenle karşılaşıyoruz. Desenin doğası, kapsamı ve kaynağı hakkında düşünen ve bunu farklı malzemelerle yeniden yorumlayan işler karşımızdaki... Burada ciddi bir biçimsel çeşitlilik var. Bu çeşitliliğin kaynağını bize açar mısınız?

Görsel sanatlar tarihinde desen uzunca bir süre özerk değil, bağımlı şekilde varlığını sürdürdü; kitap illüstrasyonlarında ve model kitaplarında ya da duvar resmi ya da panellerin altındaki ön sıva olarak. Fakat, Rönesansla birlikte paradigmada bir değişim meydana geldi ve bu değişim disegno kavramına dair söylemi de değiştirerek türün (desenin) özerkliğinin habercisi oldu. Desenin tanımında ilk kökten uyarlamayı koyutlayan modernist dönemdir. Çizim artık yanıltıcı bir yeniden üretimin aracı değildir, sanatsal yansıtma ve yaratıcılığın göstergesi olarak kendisini kabul ettirmiştir. Minimal sanat ve 1960'ların kavramsal sanatı üzerinden çizim kavramının genişlemesiyle, çizim farklı türler ve araçlarla karşılıklı bir etkileşime girmiş ve yerleştirme ve heykelle, video, film ve fotoğrafla ve çevre sanatıyla çeşitli yakınlıklar kurmuştur. Desen ve mekanın ilişkisini incelerken sanatsal malzeme ve medya seçenekleri günümüze değin müthiş bir şekilde arttı. Desen iğne ve iplikle, bant ve telle, çamaşır ipiyle, at kılıyla ve kömürleşmiş tahtayla; katlayarak ve keserek ve ışıkla yapılıyor. Günümüzde desen, hikayeler anlatıyor, deneyimleri kaydediyor, algıları keşfediyor ve hafızanın artimgesi olarak varlığını sürdürüyor. Desen, her daim telaş ve temkin, doğal öznel gösterim ve hesaplı analitik araştırmanın keskin uçları arasında dalgalanırken nesnenin, hareketin, mekanın ve düşüncenin haritasını çıkarıyor.

Deseni yine geleneksel olan içinde düşünürsek sınırlandıran iki boyutlu bir kağıt düzlemi var. Oysa şu noktada ARTER'in mimari/fiziksel mekânı bir sınır oluşturuyor. Bu işleri, onların konumlanışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini nasıl etkiledi?

Spaceliner kavramının başlangıç noktasında, desen kendisini kağıdın maddi desteğinden kurtarıp özgürce hareket ederse ne olur sorusu vardı. Desenin bu şekilde ortaya çıkan belirsiz/kararsız karakteri –aynı anda bir şeyi hem sunma hem de temsil etme anlamında bir belirsizlik/kararsızlık− esaslı bir rol oynuyor. Serginin konusuyla bağlantılı olarak desen ve mekansallık meselelerine değinen sanatçılarla çalışmak istiyordum. Sergilenen tüm işler desenden çıkan fakat bu noktadan sonra genel olarak mekansal yerleştirmenin sanatsal sonuçlarında farklılaşan işler. Bu yaklaşım kendisini materyal seçiminde olduğu kadar bunların kullanımında da görünür kılıyor. Yine de, hepsinden öte, işlerin grafik yoğunluğunda ve desenlerin mekanda ve mekanla ne şekilde kullanıldığında kendisini gösteriyor. Bu nedenle işler bir yandan desen mecrasının epistomolojik niteliği üzerine ısrarcı bir şekilde düşünmek üzerinde yoğunlaşırken, bir yandan da mekansal imge ile mekandaki gerçek deneyim arasındaki gerilim üzerine temel bir tartışmaya yol açacak şekilde hareket boyutunu da içeriyorlar. Gösterinin dramaturjisi diyalojik bir prensibi izliyor: Bağlantı çizgileri, ana motifler (leitmotifs) ve işler arasındaki kesişim noktaları meydana çıkıyor. Böylelikle desendeki katmanlar gibi ARTER'in dört katını da katmanlar olarak görebiliyoruz.

Siz, konsept metninde desen ile uzam arasındaki ilişki üzerine olan tartışmalarda çizginin rolünü hatırlatırken şu etkili tespiti yapıyorsunuz: “Çizgi, yalnızca bir araç değildir, aynı zamanda düşünsel bir yapıdır.” Bu noktada Spaceliner ile deseni gerçek mekana taşınırken çizgiyi de sanırım kağıttan kurtarmış oluyor. Bunun izleyiciye sirayet etme olanağı nedir? Bu noktadaki özgürleşme mekandan izleyiciye aktarılabilir mi?

Çizgi, yalnızca tasarımın aracı olmaktan çok daha fazlası; çizgi aynı zamanda ve her şeyden öte zihinsel bir yapı. Antik çağlardan beri Avrupa sosyal ve doğa bilimleri dünyaya ilişkin kavramsallaştırmalarını lineer (ya da lineer olmayan) çizgiler üzerinden kurguladılar. Düz çizgi doğada bulunmamasına rağmen yazı, dil ve mekansal yönelimimiz çizgileri temel alır. Soyutlama olarak çizgiler imgelerin ve dünya görüşlerinin zaman-mekansal ve estetik üretimlerini birçok şekilde yansıtır ve tanımlar. İngiliz antropolog Tim Ingold çizgiyi “noktadan noktaya birleştirici” olarak tanımlar ve “diziler ve izlerle” yani dünyadaki herkesi ve her şeyi birbirine bağlayan ilişkiler ve yollarla farkını ortaya koyar. Mekansal çizimle lineer olan çok boyutluluk kazanır. Çizimin konumu ve çevresindekiler arasındaki ilişki, imge, mimari ve algısal mekan arasındaki sınırlar lağvedilir. Buna ek olarak, artık izleyen bir yandan işi sureti olarak görmeye devam ederken bir yandan da onun bir parçası olabildiği için özne-nesne ilişkisi radikal bir şekilde değişir. Çizimin bir sürece dönüşmesi ve çizgi ve mekan arasındaki bağlayıcı unsur olarak hareket hususu fazlasıyla ilgimi çekmiştir. Çizimin mekana yayılması alışılmış görsel ve duyusal algılarımıza heyecan verici ve keyifli bir şekilde meydan okur.

Örneğin Heike Weber'in zarif bir kurnazlıkla oluşturulmuş labirentinde mekanın dış hatları ayrılır ve dağılır. Mekanın her yöne uzanan bir tuval şeklinde kurulması izleyiciyi istikrarsızlaştırır. Yönelimimizin geleneksel parametreleri yok olur; güvensizlik ve temelsizlik hisleri doğar. Ya da Jong Oh'nun mekanın ölçümü üzerine değil de algımızı oluşturan türlü mekansal ve zamansal boyutun deneyimlenmesi ve tanınması üzerine olan işleri... Ya da arayışıyının görsel vekillerini, gerçek ve hayal arasındaki ayrımı ortadan kaldıracak çok katmanlı mekansal-resimsel bir varlığa bağlayan ve böylelikle çizimin mekansallığında düşünmenin çizgisel olmayışını sembolize eden Nadja Schöllhammer'ın işleri... Bu sergideki tüm işler çekilmiş çizgilerin geçişken alanlarıyla gerçek fiziksel mekansal çevre arasında gidip geliyor ve hepsi de yaşadığımız mekanlarla olduğu kadar içsellik vizyonlarıyla da ilgili.

Ben İnci Eviner ile Peter Anders arasında özellikle düşünsel bir bağ hissettim. İki farklı sanatçı tarafından yapılmış farklı işlerin birbiriyle böyle iletişim içinde olması müthiş. Bu vesile ile küratörün işlevi üzerine sormak istiyorum. Sizce onun vazifeleri içinde bu bağları açığa çıkarmak da var mı?

En azından kendi küratöryal deneyimim için söylersem, evet, var. Tabii ki katılan sanatçıların işlerini biliyordum ve bunlar arasında ilgimi çeken ve sergide görünmesini istediğim bağlantılar buldum. Bir sergi için kavram geliştirme her zaman sanatçılarla konuya dair yoğun tartışmaları, benim fikirlerimin ve başka sanatçıların katkılarını içerir. Sergiyi kafamda kurarken (dramaturjisini olduğu kadar konseptini de) sanatçılara güvenmek benim için çok önemlidir, özellikle de Spaceliner gibi neredeyse tüm işlerin yeni üretildiği bir sergide. Bu durum hem sanatçılar hem küratör için bir ayrıcalık olmanın yanında aynı zamanda bir zorluk da. Bir sergide başrolü oynayanlar sanatçılar ve sonuçta işe yaradığını görmek büyük bir mutluluk.