Murat Germen ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay ve Germen, Murat (2015, 04). Gerçek kurgudan tuhaftır. Istanbul Art News (19) içinde yer aldı. Söyleşi, bloğa eksiksiz tam metin olarak aktarıldı.

Sanatçının izniyle: Germen, Murat (2015). Hasankeyf near Diyarbakir is a historical heritage site to be engulfed by the lake of Ilisu Dam [Fotoğraf]. %5 Sergisi, İstanbul: Millî Reasürans Sanat Galerisi, 2015. © Murat Germen.

Teşvikiye'de konumlanan Millî Reasürans Sanat Galerisi, 25 Mart ile 25 Nisan tarihleri arasında Murat Germen'in %5 ismini taşıyan sergisine ev sahipliği yapıyor. Germen'in, hidroelektrik enerjinin toplam içindeki yüzdesine vurgu yapan bu adlandırma altında bir araya getirdiği fotoğrafları, nehirleri hapseden baraj ve HES'lere karşı bir bakışı, dahası bir duruşu betimliyor. Bu fotoğrafları görmek sanat-estetik ve güncel politika arasında izleyicisine kazandırdığı geniş görüş ile de ayrıca elzem. Biz de bu vesileyle HES'lerden toplumsal hareketlere doğru yol alırken Murat Germen ile sanatı, sanatçıyı, estetiği ve fotoğrafı konu edinen fevkalade bir söyleşi gerçekleştirdik. Germen'in yanıtları en az fotoğrafları kadar etkileyici ve öğreticiydi.

Oldukça naif bir yerden başlamak istiyorum: Benim çocukluğumda hidroelektrik santraller, çevreci bir enerji olarak anlatılırdı okullarda. Yıllar sonra kendimi HES karşıtı bir protesto yürüyüşünde bulduğumda bu durum aklıma gelmiş, örgün eğitimin ideolojik gücünün bir kez daha ayırtına varmıştım. Sanatın resmi ideolojileri yıkmak olmasa da yıpratmak gibi bir işlevi var sanırım. %5 çalışmanızda en azından ben bunu güçlü bir şekilde duyumsadım. Sizi bu konuya yönlendiren ve kendi dinginliği içinde bu denli çarpıcı olan fotoğraflarınızı üretmeye iten duygu ve düşünce neydi?

Öncelikle; sanat pratiğinin, özellikle Türkiye bağlamında, mevcut duruma etki yapabilmek gibi gücü olduğunu düşünmüyorum. "Yıpratmak" gibi çok güzel bir kelime kullanmışsınız, bizim buralarda yıpratmak konusunda bile çok şansımız olmadığını sanıyorum, en azından şimdilik. Bunun nedeni gerek toplumun, gerekse de devletin sanatı, sanatçıyı yeteri kadar ciddiye almaması. Sanatta öncü ülkelere bakarsak, sanatın devlet politikasının her daim parçası olduğunu; hatta, sanatın dünyaya egemenlik stratejilerinin vazgeçilmez bileşeni olarak algılandığını görebiliriz. Bu tür kültürlerde, sanatın gidişata az da olsa bir etkisi olduğundan, yön önerebildiğinden bahsedebiliriz.

Sorunuza geri dönecek olursam; HES'ler artık doğa dostu bir teknoloji olarak görülmüyorlar. Havayı kirletmedikleri doğru, ama doğada ciddi bir fiziki tahribata yol açıyorlar. Zararlardan kısaca bahsedecek olursak; soyu tükenmekte olan hayvanların besin ve habitatlarının yok edilmesi, kitlesel balık ölümleri, çökelme ve ötrofikasyon (plankton ve alg varlığının aşırı şekilde artması), su kalitesinde ciddi düşüşler, serbest akan suların barajlarla durağan su parçalarına dönüştürülmelerinden dolayı sıtma gibi hastalıklarda artış, suyun paylaşımına ilişkin çatışmalarda artış (özellikle Türkiye ile komşu devletler arasında) gibi dezavantajlardan bahsetmek mümkün.

Peki, beni bu çalışmayı yapmaya iten neydi: Geçen sene barajlardaki suların %14'lere kadar düşmesine yol açan kuraklık... Su, yaşamımın tam merkezinde duran kutsal bir kaynak benim için; içmeyi, içinde yüzmeyi, şelaleye dönüştüğünde uzun müddet bakmayı, üzerinde seyahat etmeyi çok sevdim hep. Su ile ilgili bir proje yapmaya hep meyilim oldu, kuraklık vurunca "tam zamanıdır!" dedim. Ortaya çıkan belgeleri "kendi dinginliği içinde çarpıcı olan fotoğraflar" olarak değerlendirmenize çok sevindim, umarım bu çarpıcılık bu konu hakkında bir hassasiyet oluşmasına aracı olur.

Türkiye'de korkunç boyutlara erişen, bir sürekli yıkım ve talan döngüsü var ve HES'ler de bunun bir parçası... Demokrasinin gün be gün yıpranması da cabası. Sizce sanat bu sürece yeterince tanıklık edebiliyor mu? Bu döngü karşısında bir duruş sergileyebiliyor mu ya da böyle bir görevi var mı, olmalı mı?

Sanatın böyle bir görevi olmalı ya da olmamalı konusu tümüyle sanatçının beyanına bağlı. Bir duruş amaçlansa bile, sanatın eninde sonunda galeri ve müzelerde sergileneceğini, bu yüzden de hedef kitlesinin kısıtlı olacağını unutmamak gerekir. Sanat; gıda, ilaç, sağlık, iş, aş kadar elzem bir ihtiyaç değil; sanatçı yaptığı eserlerle kimsenin hayatını kurtarmıyor. Televizyon veya gazeteler üzerinden, sanata göre çok daha fazla kişiye ulaşmak olası. Ama bu olgular, sanatçının yaşadığı ülkenin sorunlarına eğilmesinin beyhude olduğu anlamına gelmiyor.

Sanatçı, kafasında hayata dair bin bir türlü sorgulama ile cebelleşen; ülkenin sorunları yetmiyormuş gibi sanat dünyasının tuhaflıkları, riyakârlıkları, tutarsızlıkları, çelmeleri ile manevi mücadele içinde olan bir birey. Sorunlar sanatçıyı bir yandan yorarken, diğer yandan da besliyor. Sorunlarını kamu ile paylaşırken şu şekilde davranabilir sanatçı: Günlük yaşam mücadelesi rutinleri içinde hayatın merkezindeki önemli konulara odaklamayan insanlara bu konuları hatırlatmak, duyarlılık göstermelerini sağlamak; ama bunu yaparken dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına davranmamak, sanatçılığı bir toplumsal statü olarak görmemek, başkalarının yapamadığını yapabiliyor olmak dolayısı ile kibirlenmemek...

Estetik yanıt bu duruşun neresinde? Sözgelimi Josef Koudelka, Bernd-Hilla Becher ya da Andreas Gursky'nin yanıtları aynı değil. Aslında burada başka bir soru daha sormak istiyorum, sizin yanıtınız tüm bu isimlerin üretimlerini temellük ediyor ama daha üst bir dizgede birleştirip kendine özgü bir hale sokmayı da biliyor. Bu onun güçlü yanı. Tabii bu benim yorumum. Sizin estetik yanıtlarınızı belirleyen süreç nasıl işliyor?

Estetik eskiden o derece önemsenmiş ki, şimdilerde her putlaştırılan şeye olduğu gibi estetiğe de önyargılı sayabileceğimiz bir tepki söz konusu. Tipik insan davranışı: Başkasının önyargısını eleştir sonrasında kendi düşünceni önyargıya dönüştür, mağdur muhabbeti yap ama mağrur olma sıran geldiğinde başkalarını mağdur et, putu yık ama kendi putunu yarat... İçeriği, kavramı, mesajı çok önemsiyorum; estetiği ise meramımı anlatırken kullanmayı tercih ettiğim anlaşılması kolay bir dil olarak görüyorum. Derdimi ne derece çetrefilsiz anlatırsam karşımdaki bana o derece empati yapar ve beni dinlemek ister. Aktarım sürecini karmaşıklaştırarak kendimi başkalarından daha akıllı göstermek gibi bir niyetim yok; ne kadar çok kişi beni dinlemeye meyilli olursa o derece paylaşımım anlam kazanır. Kastım avam, popüler, kolay tüketilen şeyler üretmek değil; karmaşık konuları basitleştirerek anlatmayı kastediyorum.

İçerik bir "duruş" ise, estetik; duruşu sağlam kılan temel, payanda, kolon gibi görülebilir. İçerik mecazi anlamda bir "müze" ise, estetik, müze içindeki dolaşımı rahat kılan sirkülasyon sistemi gibi görülebilir. İçerik metaforik olarak bir "beyin" ise, estetik, beynin mesajlarını vücudun diğer taraflarına ileten sinir sistemi olarak görülebilir. Böyle baktığım için, estetik, benim için vazgeçilmez bir bileşen.

Farklı serilerimde farklı estetik diller devreye girebiliyor; bunun nedeni, arada anlatım dilinin çeşitlenmesinin sanatçı-izleyici ilişkisine daha taze bir boyut getirebilmesi ve/veya sanatçının kendini tekrar etmekten kaçınma olasılıklarının belirmesi. Bazen de, kullanılan görselleme tekniğinin özgüllüğünden ortaya çıkıyor farklı görsel dil...

Sanırım estetik yanıt ile teknik arasında da diyalektik bir ilişki var. Foto-montaj sizin önceki çalışmalarınızda kendini çokça hissettirirken, bu sefer öyle değil. Bu durum nereden kaynaklı?

Daha önce yaptıklarıma foto-montaj demeyelim tam, manipülasyon da demeyelim. Manipülasyon kelimesi bana hep dezenformasyon amacı içeriyormuş gibi geliyor, halbuki amacım hiç bu değil; sadece aynı şeye alternatif bir bakış açısı sağlamaya çalışıyorum. "Başkalaştırma" kelimesini tercih ediyorum daha çok. Saptamanız çok doğru, bu sefer başkalaştırma yok fotoğraflarda. Bunun iki nedeni var: İlki ve en önemlisi, Türkiye'de son zamanlarda öyle bir bellek silme hareketi ve yıkım operasyonu yürütülüyor ki; gerek Gezi'yi, gerek kentsel dönüşüm bahanesinin ardına gizlenen rant odaklı inşaat eylemini, gerekse de HES'lerin neden olduğu tahribatı belgelerken "Gerçek kurgudan tuhaftır!" diyorum ister istemez. Yani, meramımı anlatmak için kurgu yapmama gerek kalmıyor, olan biten zaten yeteri kadar tuhaf ve ilgi çekici. Diğer neden ise, sanatçı olmak yanında, profesyonel çekimler yapan bir pratisyen fotoğrafçı olmam ve bu yetimi son zamanlarda sadece hayatımı kazanmak için değil, sanatçı kimliğimle derdimi anlatmak için de kullanmaya karar vermem.

Bu belgesel çalışmada az da olsa fark yaratan bir görsellik var ise şayet, bu, bol miktarda panoramik fotoğraf kullanmamdandır. Panoramaların doğayı kapsamlı ve daha sadık bir şekilde belgelediklerini; en geniş açılı lens bile takılı olsa, tek çekimle üretilen fotoğrafların doğayı görsellemek konusunda bazen yetersiz kaldıklarını düşünüyorum.

Serginizin basın bülteninde "Ekolojik adalet ve gerçek demokrasi için toplumsal hareket suyun hareket etmesine, yaşamın akışı nehirlerin akmasına bağlı," denilmiş. Bana, çoğu zaman toplumsal hareketler de HES'lerin ucuca iliştirilmiş boruları içindeki suyumuz gibi günlük hayhuya ve geçici gündemlere hapsedilmiş gibi geliyor. Hayal kurmayı, başka bir dünya ve ülke tahayyül etmeyi neredeyse bıraktık gibi. Sizce bu cendereyi kırmak için ne yapmalı? Sanat özelinde de fotoğraf bu noktada nerede?

Alıntıladığınız metin su hakları aktivisti Akgün İlhan'ın sergi kataloğu için yazdığı uzun, harika metinden. Akgün'ün böyle bir metinle katkıda bulunmasından dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Kendisi, bu çalışma vesilesi ile tanışma fırsatı bulduğum birçok aktivist gibi, kendilerini adadıkları ve bizleri çok yakından ilgilendiren ama şu veya bu nedenden katılamadığımız mücadeleler dolayısı ile müteşekkir olmamız gereken insanlardan bir tanesi.

Cendereyi kırmak erk tabanlı sistemlerden olabildiğince uzak kalmakla mümkün bence. Sanat dünyası bile ciddi erk odaklanmaları ve onların birbirleri ile itişmelerine sahne oluyor durmadan. Sanat yazılarında sıklıkla Gilles Deleuze ve Félix Guattari'nin isimleri geçiyor ama sanıyorum onların ortaya attığı rizomatik yapılanma, yani yatay hiyerarşi önerisi pek ciddiye alınmıyor… Şahsen yıllardır erke eklemlenmeden var olmaya çalışıyorum, eklemlenenlerin ise erk sahipleri tarafından geçici olarak kullanılıp sonra bir kenara atıldıklarını gözlemliyorum. Fotoğrafın güçlü bir sanatsal anlatım ve belgeleme aracı olması insanı kısmen özgürleştiriyor.

Aynı şekilde baraj göllerinin altında Zeugmalar, Allianoiler kaldıkça, nehir kenarlarındaki yerleşimler boşaldıkça toplumda mesnetsiz bir aynılaşma da olmuyor mu? Bu aynı zamanda kültürel çeşitliliğin yitirilmesi ve de bellek sorunu değil mi? Buna nasıl yaklaşıyorsunuz?

Aynılaşma, avamlaşma, ilkesizleşme, riyâ, yalan, takıyye, onursuzluk tavan yaptıkça insanın mücadele hevesi, gücü artıyor. Bir yandan depresif haller bastırırken diğer yandan adrenalin yükseliyor. Sokakta özgürlükler ne kadar kısıtlanmaya çalışılırsa insanın o derece "Gezi"nti yapası geliyor… Silinmeye çalışılan kültür ve bellek tümüyle yitip "tabula rasa" moduna geçilirse, bakarsınız ülkemizdeki feodal tutumlar azalır ve birbirine saygı duyabilecek özgüvene sahip bireyler toplumuna geçeriz...

Çok teşekkürler. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Mahsuru yoksa serginin konsept metnini ekleyeyim:

%5
Ülkemizde ekonomiyi canlı tutmak için canhıraş bir inşaat etkinliği başlatıldı ve sürdürülüyor. Bir cihette kentsel dönüşüm furyası üzerinden yürütülen bu inşaî eylem, ortaya çıkan fiyatlara ve mutenalaştırılan semtlere bakılırsa, depreme dayanıklılıktan çok ranta odaklanıyor. Diğer cihette ise, tüm ülke sathında şimdiye kadar görülmemiş bir yoğunlukta, HES (hidroelektrik santrali) inşaatları bitmiş ya da başlatılmış durumda. Ülkenin enerji ihtiyacına cevap vermesi mazeretiyle, el değmemiş doğanın ortasına kondurulan bu büyük insan yapısı oluşumların getirileri ne yazık ki götürülerinden fazla değil. Dünyanın önde gelen ekonomilerine sahip olan, şimdilerde rüzgar ve güneş enerjisine geçiş yapan gelişmiş ülkelerde, görece çağ dışı teknoloji olarak görülen hidroelektrik üretimin toplam enerji üretimi içinde çok küçük bir yüzde kapladığını görüyoruz: Japonya'da %4, Almanya'da %3.5, A.B.D.'de ise %6.4. Yapılan bilimsel çalışmalar, küresel ölçekte, bu yüzdenin ortalama %5 civarında seyrettiğini, istisnaî durumlarda %10'a kadar yükselebildiğini gösteriyor.

Kazanç bu kadar düşük iken, kayıp ise hayli yüksek: Yerel ekosistemin çöküşü, verimli arazi kaybı, su akış debisinin azalmasından kaynaklanan sıcaklık ve nem artışı, bir sera gazı olan metan salınımının artması, afet vak'alarında katastrofik sonuçlar, mecburi nüfus tehciri yüzünden anıların, belleğin, aile ocağının yitimi...

Suyun gerçek sahipleri, HES'lerin aslen enerji için inşa edilmediğini, gelecekte kamusal su haklarının özelleşmesine zemin sağlayacakları uyarısını yapıyorlar. İlerleyen yıllarda savaşlar petrol değil suya erişim için yapılacak!