Mehwish Iqbal ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay; Sarı, Betül ve Iqbal, Mehwish (2015, Mart). İşleri Ciddiye Alınan Kaç Kadın Sanatçı Sayabilirsiniz? Istanbul Art News (18), s. 25. Söyleşi, bloğa eksiksiz tam metin olarak aktarıldı.
Görsel: Mehwish Iqbal, "Hiçbir Yerde [La Makaan]", 2015, serigrafi, kolografi, gravür ve nakıştan müteşekkil karışık teknik: 79 × 81 cm. Çevrimiçi erişim için artsy.net üzerindenki kaynak URL: https://bit.ly/3enFKDW

Nişantaşı'ndaki Kare Sanat Galerisi'nde 28 Mart'a kadar sürecek Subliminal Manzaralar sergisi vesilesiyle sanatçı Mehwish Iqbal ile oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Iqbal'in sergisi kadın ve çocuğun günümüzdeki yerine odaklanmış baskı ve tekstil sergisi. Görsel sanatların farklı dalları arasında deneysel ve yenilikçi bir ilişki yaratan bu sergide kolografi, serigrafi ve gravür, yarı saydam kumaşlar üzerinde bir araya geliyor ve hayatın kırılgan döngüsüne atıfta bulunuyor. Güncel sanat ile geleneğin dokusunu ustalıkla bir araya getiren bu sergide lotus, mezar taşı, yaşam döngüsü vb. adlar taşıyan çalışmalar evrensel nitelik taşımalarının yanı sıra çok renkli, dokulu ve izleyenin hayal gücünü tetikleyen nitelikleri ile de görülmeye değer.

Biraz farklı ama yine de ilgili bir noktadan başlayalım. Biliyoruz ki çalışmalarınızda bütünüyle kişisel, kültürel veya politik bir söyleme odaklanan bir dil oluşturma çabası içinde değilsiniz. Ne var ki "politika" bir şekilde kendini burada da hissettiriyor...

İşlerimin tamamı olmasa da büyük çoğunluğu gerçekten yaşanmış kişisel deneyimlerden ve karşılaşmalardan çıkıyor. Bunlar benim için ilham noktaları oluyor. Örneğin, 2011'de Pakistan'a geri döndüğümde bazı şeyler ilk kez yüzüme çarpmaya başladı. Politik durum kötüye gitmişti, sokaklarda yaşamak zorunda kalan bir sürü insan vardı. Tüm bunlar yüzüme bir tokat gibi çarptı. Orada deneyimlediklerim yaşamın geri dönüştürülebilir doğasını, yani onun kırılganlığını, bir anda her şeyi kaybetmenin ne kadar kolay olduğunu tartışan işlere yönelmemi sağladı. İnsanlar ölüyor ve yerlerine hemen yenileri ikame ediliyor. Yaşam artık daha değersiz. Sıradan insanlar gücü elinde bulunduranların kurbanları haline geldi. Tüm bu gördüklerim ve deneyimlediklerimden “Geri-dönüştürülebilir Ruhlar” (Recyclable Souls) adlı çalışmamı yarattım. Genellikle işlerimde bu şekilde kişisel deneyimlerimden beslenip beni etkileyen ilham noktalarından yola çıkıyorum ve evrensel bir sonuca ulaşıyorum. Evet, en başta duygusal ve kişisel bir noktadan başlıyorum ama sonuçta evrensel bi diyaloğa, herkesin bir şeyler bulabileceği bir işe ulaşıyorum. Bu nedenle belirli bir politik amaca hizmet etmek için yapılmasalar da işlerimde politik bir yan da olabiliyor. Mesela, şu anda sergilenmekte olan Subliminal Manzaralar'daki (Subliminal Landscapes) işlerim toplumda kadının yerine ışık tutmaya çalışıyor. Ben kadınların toplumdaki hayati önemini göstermeye ve toplumda kadının rollerine ışık tutmaya çalışıyorum.

Aslında bu kadın meselesi son günlerde Türkiye'deki en önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyor. Duydunuz mu bilmiyoruz ama birkaç gün önce genç bir üniversite öğrencisi kadın öldürüldü. Kadına yönelik şiddet doğduğunuz yer olan Pakistanda’da büyük bir sorun teşkil ediyor...

Sadece Pakistan ya da Türkiye değil tüm dünyada böyle aslında. Sanat gibi eşitliğin beklendiği, kadına yönelik önyargıların olmayacağını düşündüğünüz bir alanda bile kadınlar geri plana itiliyor. İşleri ciddiye alınan kaç kadın sanatçı sayabilirsiniz? Kadın sanatçıların sanatı, genellikle yarı-zamanlı yaptıkları bir iş gibi ele alınıyor. Ne kadar iyi ve ciddi bir iş ürettiğinizin önemi olmaksızın marjinalize ediliyorsunuz. Bu durum gerçekten çok üzücü. MoMA'da (Museum of Modern Art) sergilenen işlerin yalnızca yüzde 25-30'unun kadın sanatçılara ait olduğu malum. İşte, hayatın sadece belirli alanlarında değil her yerde kadın marjinalize ediliyor. Tüm bu tecavüz ve cinayetlerin bence kadının metalaştırılması, nesneleştirilmesi ile ilgisi var. İşlerime baktığınızda farklı katmanlardan oluştuğunu görebilirsiniz. Aynı zamanda hayvan sembolizminden de ilham alıyorum. Manzaraya içinde yaşadığımız bir çevre olarak bakıyorum ve gördüğünüz gibi bu mükemmel bir çevre değil, katmanlardan ve parçalardan oluşan bir bütün. Böcekleri ele alalım, onların bir topluluk anlayışları vardır ve bir şeyler inşa ederler, gerçekleştirdikleri rolleri vardır. Bu bana kadını anımsatıyor. Böceklerle kadını ve onun cinselliğini temsil etmeye çalışıyorum. Kadınlar da onlar gibi toplumun mühendisleri ve düzenleyicileri. Ve geri dönersek, manzaraya baktığımda çevreyle bireyin ilişkisine de bakıyorum. Aynı şeylere yeniden ve yeniden dönüyorum. Yaşadığımız çevre bir yandan bizi oluştururken bir yandan da yapısöküme uğratıyor. Bireyler çevreleri tarafından şekillendiriliyor. Benim kişisel olarak deneyimlediğim ya da çevremdekiler aracılığıyla öğrendiğim çevreler ideal ya da mükemmel değiller. Her şey iyi ya da güzel değil. İdeal bir toplumda yaşamıyoruz, asla ideal de olmayacak. Fakat ben bir sanatçı olarak bu toplumu deneyimlediğim şekilde ortaya koyuyorum.

Bu ideal olmayan durum üzerinden göçmenlik, çok kültürlülük ve bunların sanatsal yansımaları ve kişisel zorlukları üzerine konuşursak, Daily Telegraph'tan Melissa Mathison ile yaptığınız kısa bir mülakatta, "Oğlum burada (Avustralya), kızım Dubai’de doğdu. Bense Pakistan’da..." diyorsunuz. Peki, bu durumun sizin için estetik ve kişisel yansımasını biraz daha açar mısınız?

Pakistan'da doğdum, Dubai'de 4 yıl yaşadım ve şimdi de Avustralya'da yaşıyorum. Dubai kültürüyle bağ kurabildiğimi söyleyemem. Fakat Avustralya'da yaşarken ilk kez göçmenlerin ve mültecilerin nasıl yaşadıklarını, neler hissettiklerini görme ve anlama şansım oldu. Bu insanlar ailelerini, evlerini, sevdiklerini, kısaca her şeylerini geride bırakmak zorunda kalmışlar. Yerleştikleri yeni yerde nasıl algılandıkları da ayrıca bir problem. Herkes tarafından konukseverlikle karşılanmıyorlar tabii ki. Aslında göçmenlikle ilgili çalışmalarım da kişisel bir deneyimden kaynaklanıyor. Avustralya'da birgün parkta göçmen bir kadınla yaptığım bir sohbet sırasında kadının "Buraya nasıl geldin? Ben bir kutunun içinde geldim. Sen nasıl geldin?" sorusu üzerine aslında ne kadar ayrıcalıklı olduğumu fark ettim. Pakistan'da görece ayrıcalıklı bir aileden geldiğim için bilmediğim ne çok şey olduğunu gördüm ve bu toyluğumdan utandım. Bu deneyim bende göçmen ve mültecilerle çalışmak için bir ilgi doğurdu. Bu konuda çalışırken tüm bu göçmenlik meselelerinin aslında ne kadar sistematize olduğunu ve bir nevi insan ticaretine dönüştüğünü gördüm. Böylece bunun aslında insan hayatının değersizleştirilmesi olduğunu bir kez daha anlamış oldum: "Buna ihtiyacımız var bundan biraz alalım, şunu geri verelim..." Göçmen ve mülteci çocuklarıyla çalıştaylar (workshop'lar) düzenledim ve bu benim için fazlasıyla duygusal bir süreç oldu. Sanat dersi verdiğim çocukların hikayeleri ve taşıdıkları yükler beni başka işler üretmeye itti.

Subliminal Manzaralar'ın arkasında da böyle bir kişisel hikâye var mı?

Bu proje kişisel bir hikâyeden ziyade içten bir diyalog. Bir konuşma içinde farkında olun veya olmayın ilettiğiniz belirli mesajlar vardır. Bu işler de benim için herkese açık ve tek bir mesajı olmayan bir diyalog gibi. Tabii ki izleyicinin üzerinde düşünmesini istediğim kadınlık, kadının rolleri gibi bazı noktalar olsa da işler yoruma ve üzerinde konuşulmaya açıklar. Hepsinde alttan işleyen incelikli noktalar var ve belki de ben izleyicinin bunlarla bağ kurmasını istiyorum. Tek ve net bir mesaja odaklanmaktansa geniş bir spektrumdan bakmaya çalışıyorum.

Biraz önce değindiğimiz Daily Telegraph mülakatı internete "Müslüman kadın için sanat durumu" başlığı ile aktarılmış. Aslına bakarsanız biz burada ne kastedildiğini tam olarak anlayamadık.

Bazen insanlar bazı şeyleri istedikleri şekilde çevirmeyi seviyorlar. Ben asla kendi işimi herhangi bir dinle ya da ideoloji ile tanımlamadım. Bence birçok sanatçı belirli bir politik ya da dini amaçla sanat üretmiyorlar, kendilerine bir şeyler ifade eden şeyler üretiyorlar. Kendim için konuşursam, evet, ben Müslümanım fakat dini bir kimlikle üretmiyorum. Yalnızca benim için anlamı olan şeyler üretiyorum. O başlık benden çok onu yazanla ilgili bir şeyler söylüyor.

Aslında ilginç çünkü sizin eserlerine kendiliğinden bir yakınlık hissettik. Kullandığınız motifleri, dokuyu, minyatürleri ve hayvan sembolizmini kendi ulusumuzun kökleri ve tarihi ile bağdaştırmak oldukça kolay. Sözgelimi “yarısaydam kumaş modelleri” (translucent cloth patterns) kullanmanız bize Karagöz tiyatrosunu anımsattı.

Burada çok önemli bir noktaya değindiniz. Güncel sanatın gittikçe bir moda ve üslup beyanı haline geldiğini görüyorum. Sanat özünü yitirip belirli trendleri izleyen bir şey haline geliyor: "Şimdi Rothko moda, şimdi de Jeff Koons moda..." Güncel trendleri takip etmekte bir sorun görmüyorum ama bir sanatçı olarak geleneği de hiçe saymak istemiyorum. Her zaman geçmişe bakıyorum, ondan ilham alıyorum ve onu yeniden işleyip yeni bir iş yaratıyorum. Aynı işleri tekrarlayıp duran bir sanatçı değilim, eğer bir şeyler işimde tekrarlanıyorsa da içinde bir yenilik bulunması gerekiyor. Bunu bir zorunluluk olarak görmüyorum, üretimimin doğal akışı bu yönde. Yalnızca bir disipline bağlı kalamıyorum, zaten aynı anda beş-altı projede birden çalışıyorum. Kumaş modelleri ile ilgili sorunuza dönersek, birey olarak kumaş beni büyülüyor. Kıyafetler de aynı şekilde. Bir insanın giysilerine bakarak onun kültürel ve sosyal geçmişi hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Kıyafetlerin ve kumaşların yaydıkları bir mesaj ve enerji var. Bu anlamda benim için en ilginç deneyim Türkiye'ye gelmek oldu çünkü Türkiye dokuma kumaş ile çalışan bir sanatçı için tam bir cennet. Burada bulunmak benim için gerçekten ilham verici ve canlandırıcı bir etki yarattı. Ayrıca, Babür minyatürlerinde ve mimarisinde sizin kültürünüzün etkilerini görmek mümkün. Ben de bu etkiyle büyüdüm ve Babür İmparatorluğu döneminde paylaşılan ortak kültür elementlerine sahibiz. Avusturalya'ya gittiğimde tüm bu geçmişle yeniden bağ kurdum. Çünkü sevdiğiniz şeylerden uzaktaysanız, zihniniz tüm geride bıraktıklarınızı daha sık ziyaret etmeye başlar. Doğal olarak bu süreç işlerimi de etkiledi. Bir açıdan sanatım benim için geçmişimle yeniden bağ kurma yolu haline geldi.

İşlerinde zengin bir sözcük dağarcığı var, bunlar oldukça yüklü sözcükler: Kültür, doğa, sosyal tabakalar, büyüme, ayrışma... Bir de nötr konseptler ve elementler var, mesela: Çocuklar. Bunlar da işlerinizde karşı karşıya geliyorlar. Bu karşılaşmaları nasıl kuruyorsunuz zihninde, kompozisyonu nasıl belirliyorsunuz ve en önemlisi sonuç size ne hissettiriyor?

Benim için zihnimde işleri kurma aşaması bir hayli serbest bir süreç aslında. Fakat işlerin oluşturulması sistematik bir süreç: Farklı teknikler, farklı tonlar... Subliminal Manzaralar'da da ismin de ima ettiği gibi farklı katmanlar ve farklı anlamlar var. Bir bütün olarak baktığımızda tek bir konuşma oluştursa da, tekil üniteler olarak ele aldığımızda bir çok farklı tabakayı ve anlamı görmek mümkün. Bir sanatçı olarak bu çok katmanlılığı seviyorum. Çünkü bir insan olarak da bir sürü katmandan oluşuyoruz. Birey olarak büyümek aynı zamanda ayrışmak da demek, bir yandan kendimize yeni katmanlar katarken bir yandan da bir kısmını geride bırakmak demek. Asla aynı ve sabit kalmıyoruz. Katmanlar da benim için bu devamlılığı ve değişkenliği betimliyor.

Güncel sanatta ilham aldığınız, işlerinizi etkileyen sanatçılardan bahsetmek mümkün mü?

Aslına bakarsanız sanatçılardan çok günlük hayatta gördüğüm ve karşılaştığım şeylerden ilham aldığımı söyleyebilirim. Sanat dünyasından ilham almak sorunsal bir şeye kolaylıkla dönüşebilir: Birinin işlerini beğenirsiniz, ona gözünüzde farklı bir yere yerleştirirsiniz ve işleri doğrudan ya da dolaylı olarak işlerinizi etkilemeye başlar. Bu mümkün. Bu nedenle daha çok müzik ve şiirden ilham alıyorum. Örneğin tasavvuf şiiri ve nefis kavramları benim için bir ilham kaynağı. Ayrıca tabii ki en büyük ilham kaynağım çevre ve çevremde yaşananlar. Bu nedenle sürekli farklı kültürleri görmeye ve seyahat etmeye çalışıyorum.

Tek bir disipline bağlı kalmadığınızdan ve sürekli yeni arayışlar içinde olduğunuzdan bahsettiniz. Peki, bundan sonra çalışmalarınız ne yönde ilerleyecek?

Bunu sorduğunuza çok sevindim. Geçtiğimiz yıl Peşavar'da Taliban tarafından bir okula yapılan saldırı beni derinden etkiledi. Yıllardır bir kadın ve anne olarak çocuklarla çalışmak ve onların sorunlarına dikkat çekmek bana doğal geliyor. Kendimi bunu yapmak için zorlamıyorum, içimde çocuklara karşı doğal bir yakınlık ve sevgi var. Peşavar'daki saldırıda bir arkadaşım ailesinden iki çocuğu kaybetti. Yalnızca bu kişisel bağlantı sebebiyle değil, az önce bahsettiğim çocuklara dair duygularım nedeniyle de bu saldırıdan çok etkilendim. Bir sonraki işim Peşavar’daki çocuklarla ilgili ve onların anısına olacak. Aynı zamanda bu tekil örnekten yola çıkarak savaşın çocuklar üzerindeki etkisini, aslında hiçbir ilgileri olmayan ideoloji savaşlarının bedelini ödemek zorunda bırakılmalarını tartışmaya açmak istiyorum. Yeni iş serimde Avusturalya'daki Pakistanlı kadın ve çocuklarla çalıştaylar düzenlemek ve onların bu konudaki hislerini ve deneyimlerini öğrenmek istiyorum. Bir yandan üreteceğim işlerde de malzeme olarak da kâğıt kullanacağım. Kâğıdı seviyorum çünkü neredeyse insani bir yönü var. Kâğıt da insan hayatı gibi zamanla yıpranmaya açık ve duyarlı. Kâğıt kullanarak çocuklara cesaret madalyaları üreteceğim ve onlara tüm bu süreçteki cesaretleri için saygımı sunabileceğim. Biliyorum ki bu proje benim için duygusal olarak fazlasıyla acı verici ve zor olacak. Yine de biliyorum ki bunu yapmalıyım çünkü Pakistan'daki birçok sanatçı kendi can güvenlikleri ve politik durumun kötülüğü sebebiyle isteseler de bu hassas konuda üretmeye korkuyorlar. Bu projeyi yapmam gerektiğini hissediyorum.