Burcu Pelvanoğlu ile Söyleşi

İlk olarak: Orhun, Oktay ve Pelvanoğlu, Burcu (2011, Aralık). Hayal ve Hakikat Sergisinin Küratörlerinden Burcu Pelvanoğlu ile Söyleşi: Toplumun Her Alanında Olduğu Gibi Sanat Alanında da Sivil Yapıyı Koruyamıyoruz. Birikim (272), s. 92-96.
İstanbul Modern'deki Hayal ve Hakikat sergisinin Fatmagül Berktay, Levent Çalıkoğlu, Zeynep İnankur ile birlikte küratörlüğünü üstlenen Burcu Pelvanoğlu'yla sergi, Bienal ve güncel sanat üzerine söyleştik. Pelvanoğlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümünün Batı Sanatı ve Çağdaş Sanatlar Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi. Ayrıca kendisinin, Batı Uygarlık Tarihine Teorik Bir Giriş (Hilmi Yavuz ile birlikte, Aşina Kitaplar, 2008) ve Hale Asaf-Türk Resminde Bir Dönüm Noktası (YKY, 2007) başlıklı kitapları bulunuyor... Pelvanoğlu, daha önce de Hale (Salih) Asaf-Fotoğraflar ve Esin Kaynakları ile Kaotik Metamorfoz gibi çeşitli sergilerin küratörlüğünü üstlendi.

Hayal ve Hakikat'ten başlayalım: Serginin alt lejantı, Türkiye'den Modern ve Çağdaş Kadın Sanatçılar. Seçkinizde, kadın sanatçıların 1900'lerin başından bugüne uzanan üretim süreci merkezde ve sergide resimden videoya birçok farklı sanat disiplinden işlere yer veriliyor. Serginin adı da bu bağlamla oldukça manidar...

Serginin adı, Ahmet Midhat ile Fatma Aliye'nin aynı adı taşıyan 1891 tarihli romanından yola çıktı. Aslında ilk başta ismi koyup başlamadık sergiye. Epey zamandır, özellikle de '90'larda kadın sanatçıların sergileri yapılmıştı ama hep küçük çapta kalmıştı bunlar. Bunların en büyüğü 1993'te Topkapı Sarayı'nda yapılandı. Ama bu sergi de çağdaşı çok fazla kapsamıyordu. Bu bağlamda İstanbul Bienali ile –Türkiye dışından ziyaretçilerin de geleceğini düşünürsek– eşzamanlı gezileceği için biraz didaktik ve muhakkak geniş çaplı bir kadın sergisi yapılması lazım, dedik ve upuzun bir liste çıkardık: İkiden fazla sergi açmış herkesi bu listeye yazdığımızda 200 küsur isim ortaya çıktı. Bu isimleri 74'e indirdik. Bu noktada şu belirteyim, ilk dönemler zaten oldukça kolay, çok az sanatçı var bu dönemde. Sonraki dönem içinse –özellikle güncel çalışmalarda– çıkış noktamız kadınların yaptıkları işler üzerinden Türkiye'nin toplumsal yapısını okuyabilmekti. Serginin ismi de tam o aşamada Levent Çalıkoğlu'nun önerisi olarak geldi ve temamıza deyim yerindeyse cuk oturdu. Yani, sergide özellikle 1954'e, Aliye Berger'e kadar olan kısım, serginin "Hayal" kısmı gibi; öbür kısımsa artık kadın sanatçıların son derece üretici oldukları ama bir taraftan da Türkiye'de daha farklı seyreden kadınlıkların ortaya konulduğu "Hakikat" temsili gibi oldu. Bu açıdan hem manidar hem de ilgi çekici oldu kanaatindeyim.

Bu akış, bir taraftan da Türk modernleşmesinin seyri oluyor. Serginin bir önemi de kadın sanatçıların pozisyonları üzerinden Türkiye'nin sosyokültürel tarihine özellikle bakması sanırım?

O nokta ilginç aslında, gerek Batılılaşma hareketlerinin en başında şeklen de olsa, gerekse Cumhuriyet dönemi modernleşmesinde kadına verilen rol, biraz farklı bir seyir izliyor. Bu süreci, Tanzimat romanında olduğu gibi, kadın üzerinden erkeklerin Batılılaşması olarak okuyabiliriz. Cumhuriyet'e de yansıyor bu. Tabiî bu arada belirteyim, tüm bunları hep merkez için konuşuyoruz. İstanbul ve çevresindeki elit aileler, Anadolu'ya yansıyan bir şey değil bu. Burada kadına yüklenen yeni rol modeli hali, kadın sanatçının ezilmesine, bazı ülkelerde olduğu gibi geri planda kalmasına, hiçbir galeriyle çalışamamasına değil; bilakis desteklenmesine vesile oluyor. Bu açıdan ilginç bence. Daha geç döneme, hele ki güncel sanata baktığımızda, '70'lerden sonra '90'lara kadar olan süreçte, güncel sanatı doğuran insanlar içinde hep kadınlar var. Sözgelimi, bu dönemde Füsun Onur ve Sarkis öncü isimler ve bu öncü isimlerin biri -gördüğünüz gibi- kadın. Onlardan sonra gelen Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, Hale Tenger gibi isimleri düşünürsek, önem arz eden kimselerin neredeyse tamamı kadın. Bununla beraber bu modernleşme sürecinde ve sonrasında ne kadar desteklenirse desteklensin, tekrardan geçişme bakıldığında bu isimlerin kısmen de olsa görmezden gelindiğine şahit oluyoruz.

Bu noktada Linda Nochlin'in öncü makalesi "Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok"u anımsayarak, kadın sanatçıların üretiminin görmezlikten gelinmesi sürecine bir yanıtı, belki bir karşı koyuşu da ifâade ediyordur mu bu sergi?

Elbette. Sözgelimi değindiğim dönemlerde Akademi'ye bakalım. Akademi'nin kadrosunda, Mihri Müşfik'ten Neş'e Erdok'a kadar olan dönemde, hiçbir kadın hoca yok. Gayet eril. Bu anlamda serginin bu eril kanonu da bozmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

Sergiye ilişkin, "Kronolojik, tüm modernleri yan yana istiflemeden oluşan ansiklopedik kurgu izin vermediği için 'modern'lerin modern-sonrasına karışamaması," eleştirisi Radikal'de Ayşegül Sönmez tarafından dile getirildi. Bu bağlamda benim sormak istediğim, serginin kendi kurgusunun belirlenimi nasıl oldu ve bu istenilen gayeyi taşıyabildi mi?

Eğer bu bir kadın sergisi olmayacaksa, diyelim ki genel bir Türk resmi sergisi olacaksa kronolojik olmayan bir sergi, temaların bir araya gelmesi, daha iyi olurdu. Meselâ Şefik Akdik diyelim, mesela Sami Yetik diyelim, biri 1914 kuşağından, biri Müstakiller'den. 1914 kuşağından olanı elinizde o dönemden eserleri varsa, müzede kronolojik düzlemde sergilersiniz. Ama 1950'lere, '60'lara âit resmini koyuyorsanız, onu 1914 kuşağının içine yerleştirmek çok abes kaçar. Onun için bunun gibi şeylerde, eğer elinizde zengin bir koleksiyon yoksa –ki Türkiye’de kimsede yok, çünkü müzede o dönemin resimlerinin hepsi– o zaman sergileri tematik kurmak, belki kavramlar altında işleri göstermek daha iyidir. Ama kadın sanatçılar için böyle bir şey yok, zaten her şey elimizde. Dahası iç içe geçirsek nasıl olur diye de denemedik değil; zayıf kaldı: Bir taraf o kadar az ki, diğer tarafsa çok fazla ve bambaşka... Sözgelimi Canan Beykal'ın Mihri'nin Sütunu ile Mihri Hanım'ın eserleri, evet yan yana gelebilirdi ama o zaman Mihri Hanım'ın da bulunduğu salonda kuvvetli bir resminiz eksiliyordu, buna da dikkat etmek lazım. Bence önemli olan gayemiz açısından da mevcut kronolojik kurgunun işe yaraması; mesela feminist çevrelerden sergiye epey destek geldi. Bir de bizim kendi sanatçılarımız için de geçerli olan, bu noktada çok şaşırtıcı bir durum var: Bu sergide de işi olan –isim vermeyeceğim– feminist sergiler de düzenleyen birkaç sanatçımız, Mihri Müşfik'i, Müfide Kadri'yi tanımıyorlardı. Bu sergi ile tanıdılar. Onun için serginin başta değindiğim gibi didaktik yanının olması kanımca gerekliydi. Hem kendi sanatçı ve izleyicilerimize, hem de –değindiğim üzere– yurtdışından gelecek ziyaretçiler için.

Aslında bu noktadan Bienal'e geçebiliriz: Son iki Bienal oldukça tartışmalı başladı. 11. Bienal'de Brecht'in söyleyiş yerindeyse mülkiyeti üzerinden bir tartışma ilerlemişti. Şimdiki "isimsiz" Bienal'indeyse açılıştaki Kamusal Sanat Laboratuvarı'nın kazı-kazan eylemi (Vehbi Koç’un Kenan Evren'e mektubu) oldukça ses getirdi. Ama genelleşmiş ve verimli bir tartışmadan söz etmek yine de mümkün değil...

Aslında hem çağdaş sanatta, hem modern sanatta çok ciddi bir bilinç eksikliği var. İşin doğrusu çok kapalı bir çevrenin içinde bir örgütlenme sözkonusu sanat açısından. Kimi zaman doğru hareket/denemeler sözkonusu olsa da çoğu yanlış bir zemine oturuyor bunların. Dolayısıyla ben bunun siyasal/toplumsal hareketler bazında da gerçek bir yansıması olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o kadar kısır ve o kadar bilinçsiz bir çevreyiz ki biz hâlâ.

Bu noktada sanırım güncel sanatın Türkiye'ye gecikmiş girişi de etkili olmuş olabilir, 1980 sonrasında ama özellikle de bürokratik diktatörlüklerin yıkılışının ardından, "küreselleşme", tek kutuplu dünya ve bir de diyelim ki küratörlerin pozisyonu, hep aynı paketten çıkıyormuş gibi oldu. Tüm bunların, bütün halinde kolaycı reddedilişi gibi mevcut baskın eleştirel pozisyonlar...

Çok kolaycı. Zaten kolaycı bir yanımız hep var. Güncel sanat, üstelik üretimi açısından da çok kolaycı bir yana kaçmaya başladı, özellikle bizde ve Doğu Avrupa ülkelerinde. Deyiş yerindeyse ne tam Doğulu, ne tam Batılı olan ülkelerde. Kısmen de daha çok "üçüncü dünya" ülkelerinde. Bu noktada benim yararlandığım isim, Jacques Ranciére. Kendisi, güncel sanatın temsilî oluşu ve refleksif oluşundan hareketle iki ayrı estetik öneriyor. Şu anda temsîlî olan öndeyse de sanıyorum yakın gelecekte iflas edecek. Bir "üçüncü dünya ülkesi" sergisinde video izlerken akşam haberlerini izliyor gibi olmaktan, en basit haliyle, sıkılmaya başladık. İşte bu temsilî denen kısma denk geliyor ve artık bir program halini almaya başladı. İçerikte bir şeyleri eleştiriyor gibi görünürken reklam dünyasının içinden konuşmaya başlayan bir poster/afiş biçimini almaya başladı bu tip işler.

Üç bienal önce Sibel Yardımcı, Küreselleşen İstanbul'da Bienal Kentsel Değişim ve Festivalizm kitabında, bienallerin (ve diğer festivallerin) yalnızca kültürel bir etkinlik değil, aynı zamanda birer politik ve ekonomik proje olduğunu açımlamıştı. Bu noktadan kendini gerekçelendiren bir karşı çıkış anlamlı olabilir oysaki. Ama öte yandan Solun kendi içinden bir anlamlı bir alternatif de ortaya koyması gerekir ki, bu nokta çok kısır. Bu tıkanmanın sebebi sizce ne?

Evet, şirketlerin ciddi paylarının olması yüzünden. Bu konuda mesela özellikle Chin-tao Wu'nun Kültürün Özelleştirilmesi kitabı vardır. Bu karşı çıkışlarda haklı bir yan elbet var. Ama bu duruma alternatif üretme noktasında sıkıntı/tıkanma da. Bunun sebebi biz, pek sivil-toplum yapıları kurmayı bilen insanlar değiliz. Denemeler hep çok havada kalıyor. Bu noktayı da o alanla ilişkili görüyorum ben. Sanatçı inisiyatifleri kuruluyor mesela, bir süre sonra ayakta kalamadığı için galerilerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Hafriyat bunun bir örneği. Etkisi olup da şimdi hepsi ayrı ayrı galerilerle çalışan insanlar haline geldiler; bunu suçlamak için de söylemiyorum: Yani toplumun her yanında olduğu gibi sanat alanında da sivil yapıyı koruyamıyoruz, bu eksik ve çarpık modernleşmeden gelen bir şey. Küçük galeriler için de bu geçerli, bir süre sonra kendilerini çeviremiyorlar. Ya bütün fuarlara katılacaksınız ve fuarlık iş sergileyeceksiniz ya da kendi yağınızda kavrulmaya çalışacaksınız, ki o da mümkün olmuyor.

Bu da bizi ilk değindiğiniz yere getiriyor: Küçük bir elitin içinde kendini yeniden üretiyor tüm bir süreç; geniş bir alımlama ve yorumlama süreci oluşmuyor... Üst-orta-sınıflar ve tırnak içinde söylüyorum "sosyete" ve "halk" arasında sanatın alımlanmasının ciddi farklılıkları sözkonusu. "Halk" sanatı görmezken/göremezken, diğerlerinin ise kendi sınıf gerçekliğinin onanmasının bir ritüeli olarak sanatı deneyimledikleri pekala gözlenebiliyor...

Tabiî ki... Bunu geçen yıl Tophane'de galerilere yönelik gerçekleşen saldırı olayları için de böyle yorumlayabiliriz. Sanat, İstanbul'un göbeğinde belki ama o kadar küçük ve bambaşka bir kesimin içinde kalıyor ki, işte tam da o kadar bambaşka bir şey gibi görünüyor. Burada da sorunun kaynağında kültür politikaları yatıyor. Örneğin, Cumhuriyet dönemi itibariyle sergi etkinliklerine bakalım, Cumhuriyet öncesine de: İstanbul'da Galatasaray Lisesi'nin resim dershanesinde ağustos aylarında açılan bir tane sergi var. Galatasaray Sergileri. Arada Beyoğlu'nda pasajlarda açılan ufak sergiler var sonra. hepsi bu. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde Ankara başkent olduğu için bunları oraya da taşımak lazım geliyor. Galatasaray Sergileri'nin adı değişiyor ve Güzel Sanatlar Birliği Sergileri oluyor. Onlar ağustos ayında yine Galatasaray'da açılıyor; ekim ayında ise Ankara'da. Bütün etkinlik bu. Ankara'da kim görüyor bu sergileri, yine bürokratik elitin oluşturduğu küçük bir çevre. Bir ara -gelenekten kopma arzusunun da etkisi ile- 1938-43 arasında CHP'nin düzenlediği yurt gezileri var. Görünüşte ressamlar memnun, onlarında işine geliyor başka bir yere gidip resim yapmak, üzerine para almak: alan razı, satan razı. Ama gittiğin yerin sorununu değil de güzelliklerini yansıtman gerekiyor bu gezilerde. Mesela Cemal Bingöl'le Avni Arbaş'ın bu konu üzerine mektuplaşmışlar, birçoğu kayıp. Cemal Bingöl, Bingöl'e gidiyor, Avni Arbaş da yanılmıyorsam Siirt'e gidiyor. Elimizdeki mektuplardan meâlen aktarıyorum: "Beni ressam diye götürüyorlar, ressamım ben, giderim kurarım sehpamı. Her yerde resim yaparım. Ama nerede resim yapacağıma asker karar veriyor. Beni jandarma arabasıyla götürüyorlar, halk zaten jandarmayı görünce koşup gidip evine saklanıyor." Durum bu işte... Tepeden inme yaşamamızdan sanıyorum, hâlâ da öyle. Ankara'ya bak, İzmir'e bak, gerçek manada büyük bir kurum yok, İstanbul merkezli sürüyor iş, ama İstanbul'da kurumsal olarak ne kadar var, o bile tartışılır: Bu noktada üniversitelerdeki sanat tarihi eğitimini bile sorgulamamız gerekiyor. Gelen öğrencinin bir takım form bilgisine sahip olması lazım sözgelimi, ama sen lise bilgilerini vermekle başlıyorsun işe mecburen. Özetle tepeden inerek yapıldığında tutmuyor maya ve zemin de çok kaygan oluyor. Sivil-toplum algısının kurulması için epey zamana ihtiyacımız var; ama yine de sanırım bu sefer, bunu tabandan örmek gerekiyor sanırım...